Monday, October 21, 2013

bulgur pilavı ve çayla büyük kavuşma

New York macerasına doğru yola çıkmadan önce hazırlıklar sırasında valize, çantalara, kolilere vs vs kuytu köşelere sucuk, peynir, mercimek, çiğdem, antep fıstığı, salça gibi yiyecekler konmaya çalışıldı. Yaklaşık 10 yıl boyunca Aydın'dan İstanbul'a yemek gönderen annem için bu çok alışılmış ve yapması da kolay bir durumdu.. Ama ben kararlıydım. Bu 1 sene de orada ne varsa onu yiyelim, dönünce zaten kaldığımız yerden devam ederiz dedim ve engel oldum.

Fakat itiraf ediyorum hata etmişim. Anneler her zaman haklıdır. İlk hasret türk kahvesi ile başladı. 3 hafta sonra bir fincan türk kahvesi için işe yaramayacak olsa da birini öldürebilirim diye düşünmeye başlamıştım. Neyseki uzun yıllar New York'ta yaşayan bir arkadaşım bizi çok güzel bir Türk restoranına götürdü ve az şekerli bir fincan kahveyle ilk hasret sona erdi. E akşamları ertesi gün Emre'nin sefer tasına koymak için yemek yapıyorum, ben salçasız yemek yapamam, onu da İtalyan mutfağına yakın lezzetlere sahip olmamızdan kurtardık, bir marketten teneke teneke domates püresi stokladık. Listenin devamı var tabii ama neleri özlediğimi saysam bitmez. Biz de bu sorunu Türk mahallesi ya da Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir yere gidip alışveriş yaparak çözebileceğimizi düşündük ve planı uygulamaya koyulduk :)

Bizim muhite nispeten daha yakın ve sadece Türklerin yaşamadığı, oldukça güzel evlerin, restoranların olduğu Cliffside Park bölgesine doğru bisikletle yol almaya başladık. Nasıl bir heyecan ve mutluluk içerisindeydik bilemiyorum çünkü gidiş dönüş yaklaşık 40 km pedal çevirdik. Üstelik oh ne güzel her yer dümdüz dediğimiz New York'ta tek yokuş bolluğu yaşanan bölgeyi keşfettik. Adından anlamamız lazımdı: Cliffside :) Ama anlamamışız. Bir tepeyi tırmandık diğeri çıktı önümüze ama yolların sonunda kebap ve lahmacun var, bas Efsun pedala baaass..

Sonunda restorana ulaştık, adı Dayı'nın Yeri, Uncle's Place :) Lahmacunu, pideyi, kebabı, çoban salatayı, ayranı büyük bir keyifle mideye indirdik. Üzerine demleme çayı hüplettik ve restoran sahibi hanımefendinin yönlendirmesi ile bir sonraki rotamıza Nizam Market'e doğru yeni tepeler tırmanmaya başladık.


Markete selamün aleyküm diyerek girdik ve o andan itibaren Mecidiyeköy Zeybek Hipermarketteydik. Sağımızda Uludağ gazoz, solumuzda Ülker çikolatalı gofret, önümüzde kahveler çaylar peynirler yoğurtlar derken 20 km bisiklete binip eve döneceğimiz için en çok özlediğimiz ve acil 2-3 parçayla ama boynumuz bükük çıkabildik marketten. Bu moral bozukluğunu gidermek için de haydi marketin karşısındaki Güllüoğlu'ndan bayramlık tatlılarımızı almaya :)


Ve orada, o ufak dükkanda, hayatımda kurabileceğim en saçma cümleyi kurdum.. Two şöbiyet and 2 Sütlü Nuriye piliiizzz :) (Merak edeniniz varsa tatlılar inanılmaz tazeydi)


Burada ne varsa afiyetle yiyorum zaten de alışık olduğum ve çok sevdiğim lezzetleri de zorla özlemeye gerek yokmuş, saçmalamışım. Ertesi akşam yemekte ana yemek olarak bol salçalı bulgur pilavı vardı mesela :) Yanında da yoğurt tabii ki..


Artık Nizam Market'in en sadık müşterisiyim. Varsa bir mağaza kartı çıkarıp puan toplar, kupon biriktirir borcam kazanırım. Dere tepe yokuş bisiklet farketmez bu marketteki her şeyi de sırayla eve taşırım :) Bir sonraki torbada çaydanlık ve 1 paket Çaykur Filiz Çay hayal ediyorum, başaracağım..





No comments:

Post a Comment