Tuesday, December 24, 2013

yeni yıllar..iyi yıllar..

3-4 sene önce, caanım arkadaşlarımla, her yeni yıla farklı bir ülkede girmeye karar vermiş ve bu kararı ilk kez Beyrut'a giderek uygulamıştık.. Sonraki sene sırada Berlin vardı ama biz balayından yeni döndüğümüz için gidememiştik, bir sonraki sene de Roma'ya gidip planı başarıyla sürdürdük.. Geçen sene yılbaşından 1-2 ay sonra bizim New York işi belli olunca da bu sene New York'ta toplanacaktık. Ama ben, geçen sene Roma'ya gitmeden önce Aydın'a gitmiş, güzel memleketimin yeni yıl hazırlıklarını görünce çok beğenmiş, aaa seneye Aydın'a gitsek ya diye espri yapmıştım da he hee diye gülüşmüştük.. Şaka kaka oldu :)

Yarın sabah (25 Aralık) Türkiye'ye doğru yola çıkıyoruz.. Nedeni Ocak'ın ilk günlerinde gerçekleşecek ve bin yeni yıl kutlamasından daha güzel, daha önemli, daha eğlenceli ve unutulmaz geçecek kardeş düğünü.. Ve 31 Aralık gecesi Aydın'dayız..

Yılın en sevdiğim dönemini, en sevdiklerimle, en sevdiğim yerde geçireceğim..Önüme gelene de en sevdiğim temennide bulunacağım: İyi seneleeeer iyi seneler :)

Ağzımdan çıkana dikkat etmeyi öğrendim ama iyi de bir ders çıkardım :) Çocuklar, seneye Londra? :)




Thursday, December 19, 2013

kızlaaar...

Kankitonla evlenmenin en en en iyi yanı 2 kişi bir adaya düşsen 3.yü aramazsın.. Deşifre edersek; dünyanın bir diğer ucunda Emre'yle sadece iki kişi olmamızın, neredeyse bir tane bile arkadaş edinmememizin ve hatta potansiyel yeni arkadaşlıklara da bir türlü girişmememizin ikimiz için de bir sakıncası yok.. Nasılsa birlikte geziyor, maç izliyor, dizi takip ediyor, spor müsabakalarına gidiyor, bisiklete biniyor, alışverişe çıkıyor, dedikodu yapıyor, gündemi tartışıyor, çamaşır yıkıyor, yemek yapıp ev topluyor, gülüp eğleniyor, sıkılınca ya da yorulunca birimiz ps oynarken diğerimiz kitap okuyabiliyor (kimin ne yaptığı belli) vs vs..

Fakat son bir haftadır kendimde bağzı gariplikler farketmeye başladım.. Şöyle ki:

  • Neticede sadece akşamları biriyle uzun uzun konuşabildiğim için gün içerisinde bomboş olduğum vakitlerde, orada saatin kaç olduğu hiiiç umrumda olmadan Türkiye'deki eşe dosta ardı arkası kesilmez mesajlar atmaya başladım. Huhuuu, canikooo, yeaa neden duymuyorsun, uyudun muuuu, işin mi vaaar mesajların çoğunda göze çarpan sözcükler..
  • Asansörde karşılaştığım Hint, Çin, Japon farketmez komşularımın çocuklarına, köpeklerine sataşıyorum. Ona buna ah canım ne tatlı, hohoho köpişe kazak mı giydirdiniz, aman soğuktan burnu kızarmış dedikten sonra 31. katta inerken oooff Efsun delirdin diye kendime sinirlenip eve giriyorum.
  • Canım cicim kardeşimin düğünü için elbise, ayakkabı, küpe her neyse farketmez almak için girdiğim her mağazada Yılan Hikayesi dizisindeki Meltem Cumbul'un karakteri gibi mağazada benimle ilgilenen çalışanlara ya da üzerimdekini beğenen müşterilere bu alışverişi neden yaptığımı, düğünle ilgili detayları, damatla gelinin tatlılıklarını, boyumu kilomu, nereden geldiğimi, Türk erkeklerinin maçoluklarını konuşur hale geliyorum. 
  • Gelinliğini bile bir günde almayı başaran biri olarak 3 haftada elbise alamıyor, aldığım ayakkabıları değiştirecek kararsızlıklarda debeleniyor (hayatta da bir şeyi değiştirdiğim görülmemiştir), ne renkle ne giyilirdi kombinasyonu yapamıyorum..
  • Işıklarda karşıdan karşıya geçerken kendi kendime konuşuyor, mağazalarda o çantaya o para verilir mi sorusunu yüksek sesle soruyor, yanımda dillerini kesinlikle anlamadığım insanlar varsa neredeyse suratlarına bakarak canım o atkıyla o kaban uymuş mu, ıy sizin ne iğrenç bir diliniz var ya, bu soğukta giydiği ayakkabıya bak bilmem ne gibi anlaşılırsa dayak yeme ihtimalimin olduğu cümleler kuruyorum..
Tamam, zaten yanımda hep en iyi arkadaşlarımdan biri olacak hayatım boyunca.. Çok da süper birşey, gerçekten çook şanslıyım ama.. Arada bir benim de uzuuun uzun saçma sapan ve hatta aynı şeylerden konuşmam, süper yakışmasa da aa o ayakkabı çok güzel lafını duymam, bugün ne giysem dediğimde bi kot bi kazak dışında seçeneklerim olduğunu öğrenmem, saç ruj elbise muhabbeti yapmam lazım.. Kızlaaaaaaarrrr.. Hayatımdaki kadınlaaaarrr...Yaa sizi çok özlediiiimmm..

Thursday, December 12, 2013

sömestr mi sömestre mi nedir?

Eveeet.. Bu sonbahar dönemindeki fransızca kursunu bugün itibariyle tamamladım.. Okul tatile girdi, 14 Ocak'ta açılacak tekrar.. Binlerce çocuk karne heyecanı yaşadı :)


Şimdi ben ne yapacağım? Dil nankördür.. Tatil matil yok zaten hep tatildeyim :) Yarından itibaren günden 30-45 dakika fransızca tekrar yapacağım, internetten fransızca filmler bulup izleyeceğim, şarkılar dinleyeceğim, telefonun dilini fransızca yapacağım, fransızca uygulamalar indirip gün içinde kelime ezberleyeceğim, metroda candy crush oynamayı bırakıp duolingo testleri çözeceğim, hatta o kadar gaza geleceğim ki hemen amazon'dan ince, yeni başlayanların okuyabileceği fransızca kitaplar alacağım..



Hohohoh hangi tatilde yapıldı acaba bunlar? Neredeyse 20 sene okula gittin Efsun heeeyy.. Söyle bana hangi tatilin 2. günü yepyeni aldığın test kitapları ortadan kaybolmadı? Hangi tatil dönüşü bu tatil çok iyi tekrar yaptım diyebildin? Hangi tatilde kulağında walkmen ders çalışır gibi görünüp hülyalara dalmadın? Ben hatırlayamadım cicim.. Bu tatil için de bol şans dilerim :)

Neyse, toplamda 11 hafta süren 2 kurda, her kur 1 gün olmak üzere 2 ders kaçırdım, verilen ödevleri yaptım, yaş ortalamasının 40 olduğu sınıfta öğretmen gönüllü var mı dediğinde hep ben olurum dedim, yanlış da olsa sorulara cevap vermeye çalıştım. Herkesin sınıfında hata yapmaktan korkup içine konuşan tipler olur ya, inanılmaz ama bu sınıfta bile vardı. Yahu azıcık sesin çıksın tokat mı atacak kadın yanlış cevap verirsen eziiiikkkk diye bağırmadan şu 11 haftayı tamamladım ya bravo bana. O kadar hevesli ve dışıma konuştum ki hep, canım örrttmenim öptü beni bugün, sınıfımda olmandan çok mutluyum dedi :) Aaannneee, bu öğretmen seni veli toplantısına çağırmayacak, memnun benden. Notlarım da yüksek.. 5 üzerinden 4.5 aldım.. 5'e yakın yani hahah hohoh :)


Haftaya da tatil öncesi sınıftan bir arkadaşın evine davetliyiz.. Sınıftaki milletler şöyle: 2 Amerikan, 1 Japon, 1 Alaskalı, 1 Rus, 1 Koreli.. E bir de Fransız öğretmen.. Haydi bakalım :) Garip olan bu insanların hepsi Türkiye'ye gelmiş, Alaskalı bile.. Alaskalı olmak diye birşey var mı acaba ben mi uydurdum? Alaska'dan gelmiş Amerikan..

Evine gideceğimiz abla da Koreli  bir mimar. Adını bilmiyorum ama şampanya içecekmişiz vuu.. Ben kola var mı diye sorarım muhtemelen :) Emre'yle Edi-Büdü 2 kişi sürdürdüğümüz Amerika macerasına canım sınıf arkadaşlarımı ekleyecek olmaktan çok mutluyum.. 3 ayın sonunda farklı milletlerden kimselerle (hint hariç) sosyalleşmenin vakti gelmişti.. Ev hediyesi olarak ne götürsem acaba? Kolonya iyi bence kolonya iyi.. Hatta belki korece de öğrenirim abladan.. Bir lisan bir insan.. 30 yaşında fransızca öğrenmeye çalışan korece öğrenemez mi? Öğrenir. Öğrenirimm..


Sunday, December 8, 2013

fili fili..

Yaklaşık 1 yıl sürecek Amerika serüvenine taa buralara bir daha ne zaman geliriz acaba diye düşünerek üç beş eyalet, şehir vs eklememiz gerektiğine karar vereli çok oldu aslında.. Ama nedense, sanki her haftasonu çılgınlar gibi geziyoruz, içiyoruz da, bir türlü vakit bulamamış ve geçtiğimiz haftaya kadar hiç biiiir yere gidememiştik. Biz de bu planı gerçekleştirmeye, New York'a yakın şehirlerle başladık.. İlk hedefimiz Philadelphia..

Hah hadi bakalım neden oradan başladınız derseniz New York'tan trenle sadece yaklaşık bir buçuk saat mesafede ve o kadar küçük ki gezmek için cumartesi pazar yeter de artar bile.. Bir kaç gün süren nereye gidilir, nerede ne yenir, nereler görülmeli çalışmalarının ardından bir sırt çantasıyla yola koyulduk.


Daha ucuz olması sebebiyle tabii ki aşırı abuk saatlere bilet almışız ve sabahın 7'sindeki trene binmek için 5'te evden çıkmak zorunda kaldık, gider gitmez önceden araştırıp beğendiğimiz bir yerde kahvaltı edeceğimiz için trende muz ve nutellayla kahvaltıya altlık yaptık ve saat 9 gibi aşırı merkezi lokasyondaki otelimize ulaştık. Her merkezi otel seyahatinde olduğu gibi Emre'yle her yere yürüyeceğimizden ve yeni bir yürüme rekoru kıracağımızdan şüphemiz yoktu. Bakınız ilk gün kaç adım yürünmüş..


Biz de madem çok yürüyeceğiz havaya aldırmayalım spor ayakkabı giyelim demiş ve nikeları ayağımıza geçirmiştik ama pazar günü hava -9 derece olduğunda ayak parmaklarımı hissetmiyordum.

Ne yediniz ne içtiniz size kalsın bize gördüklerinizi anlat derseniz Philadelphia hocanın yaşadığı şehir olmasının yanı sıra Amerika'nın özgürlük, demokrasi savaşlarının da başkenti. Her yer anayasa, demokrasi, özgürlük müzesi, binası, anıtı dolu. Bir de Benjamin Franklin hayatının büyük kısmını bu şehirde geçirdiği için Franklin Köprüsü, Franklin Müzesi, Franklin Postanesi, Franklin İtfaiyesi, Franklin Matbaası vb Benjamin Franklin eseri yerler..


Bunlar dışında görülebilir bir kaç güzel müze vardı ama bizim rotamız dışındaydı ve özellikle pazar günü aşırı üşüdüğümüz için tam 4 saat önce tren istasyonuna gidip bir bankta sızmaya mecbur kaldık. Soğuktan ne hale geldiğimizi aşağıda görebilirsiniz :)


Özgür Amerika'nın ilk mahallesi, Amerikan bayrağının dikildiği ev (ev müzeye çevrilmiş ve o teyze kılığında bir kadın dikiş yapıyor gibi bir odada takılıyor bütün gün, delirebilir),  anayasanın tartışılıp yazıldığı salon, Benjamin Franklin'in mimari olarak önemli köprüsü (üzerinde raylı sistem de var), Amerikan özgürlüğünün en önemli simgelerinden Liberty Bell (çalındığı gün kırılmış) önemli görülecek yerlerdi..Gördük :)






Yediklerimi de çok az anlatmak zorundayım çünkü Philadelphia çok iyi restoranların olduğu bir şehir.. Biz de 2 günde kahvaltı, öğlen yemeği, akşam yemeği derken 4 tanesine gitmeyi başardık. Fakat hepsinden önemlisi Cheesesteak sandviçin ana vatanında bu mükemmel sandviçin yaratıcısının mekanına da gittik ve gerçekten harika bir cheesesteak sandviç yedik. İki sorun; bu sandviçcilerin kapalı oturma yeri yok ve araçların vızır vızır geçtiği, çok merkezi bir yerde değiller. Zaten sokakta keşfedilmiş bir yiyecek olduğu için ya sokakta ya da mekanın önünde arabanın içinde yiyebilirsiniz yemeğinizi ve 129. kez söyleyeceğim ama o kadar soğuktu ve bizim de bir arabamız yoktu ki normalde tadını çıkara çıkara 43 dakikada yiyeceğim sandviçi 7 dakikada filan yedim. Son lokmayı ağzıma atarken bir taksinin peşinden koşuyordum ve taksiye bindiğimde hala o son lokmayı çiğniyordum.


Daha da Philadelphia'ya sıcak bir havada ve sadece o sandviçi yemeğe giderim. Gerçekten tekrar giderim, bir ısırık sandviçten, bir ısırık turşu acı biberden, bir ısırık sandviçten, bir ısırık patatesten sırasıyla nefis bir yeme şölenine çeviririm o seyahati..

Sunday, December 1, 2013

kapitalizm hindiyi yer..

Biliyoruz ki Amerika'da bağzı şeyler ucuz.. Ama çok acil bir ihtiyacın yoksa, bir siyah bot daha ya da 24. çanta gibi, indirimler beklenebilir ve bu indirimlerden birisi de Black Friday huhuuu :) Aslında Şükran Günü'nü takip eden cuma sabahı başlaması gereken ama zaman içerisinde Şükran Günü akşam 6'ya çekilmiş ve yaklaşık 36 saat süren bir indirim ve alışveriş şenliği.. Ya da macerası demek daha doğru olabilir bence..


Mağazaların Şükran Günü akşamı 6'da açılması bir çok platformda protesto edilse de (ki şahsen bu protestolara katılıyorum, Şükran Günü gibi aşırı önemsedikleri bir günde alışveriş yapacak insanlar yüzünden ailesiyle daha az vakit geçirenler için üzüldüm, fazla aç gözlülük, fakat Amerika'daki tek yılımda bunu protesto edemezdim soriii) saatler gece yarısı 2'ye yaklaştığında bile her yer elleri poşet dolu insan kaynıyordu. Bir iki veri; Amerika'da bir çok perakende mağazası gelirinin %40-%50 kadarını Black Friday haftasonunda kazanıyormuş ve bu haftasonunda kişi başı ortalama 400 dolardan fazla harcama yapılıyormuş. 

Bizim içinse Black Friday gerçekten bir deneyim meselesiydi zira Emre de ben de öyle bir kalabalıkta bir şey bulabilecek, beğenebilecek, sağlıklı düşünüp alabilecek sabıra sahip değiliz. Mağazalar kalabalıklaştıkça temiz hava azalmaya, biz gerilmeye, önümüzde yavaş yürüyen insanlara çemkirmeye ve onlarla itişmeye başladık. Sonuçta da bir bere, bir kazak ve bir sweat shirtle black friday'i kapattık. 

Black Friday neredeyse 1 aydır gündemin en sıcak maddesiydi. Özellikle Target ve Walmart kapışmaları, doorbusterlar, 25 dolarlık ipad indiriminin yılın en iyi indirimi seçilmesi, H&M'in 4.95 dolarlık kazakları, Kmart'ın vine videosu gibi dans edilen TV reklamı vs vs..
http://www.youtube.com/watch?v=y7ecfWZpT5M


Ama biz seçimimizi Herald Square'deki Macy's mağazasından yana yaptık. Normal günlerde bile aşırı kalabalık olan, özellikle çanta ve ayakkabı reyonu Asyalı ve Türk kardeşlerimizin istilasındaki ve 2 saatten uzun kalınca kalp çarpıntısına neden olan, içeride birbirini kaybedebileceğin Macy's.. Nedeni kolay gidebilmemiz ve 33. caddede Victoria's Secret, H&M, Gap vb diğer büyük mağazaların da olmasıydı.. 

Mağaza perşembe akşamı saat 8'de çan sesleriyle açıldığında içeri giren ilk 250 kişideydik muhtemelen ve bizi çeken kameralara gülerek el salladık. Mağazaya doğru adım attığım her dakika bu ne saçma şey yaa sanki bedava dağıtıyorlar diyerek kikirdiyordum ama neredeyse 4 saat mağazanın içinde kaldık. Neyi ne kadar ucuza satıyor olabilir ya da o şey her neyse ne kadar önemli olabilir, büyük saçmalık diye düşünüyorum evet ama aslında bir çok insan için yün kazağa sadece 5 dolar ödemek aslında çok önemli.. Neyse..



Nasıl başardık bilmiyorum, hatırlamak da istemiyorum ama gerçekten bir çok ürün normalden çok ucuz olmasına rağmen hiç bir şey almadan oradan çıktığımız için metroda birbirimiz tebrik ediyorduk :) H&M saat 12'de açılacaktı ve önünde neredeyse tüm blok boyunca uzanan bir sıra vardı.. Game Stop bir diğer popüler mağazaydı ve gecenin o saatinde Target'a gitmek isteyen insanlar yüzünden metroda binlerce insan vardı..



Neyse sağ salim ve gerçekten ucuz olduğunu görerek Black Friday'i atlattık.. Macy's'de zaman zaman birileriyle itiştik, başımıza ağrılar girdi ama yılmadık ve birer kahve alıp dolaşmaya devam ettik, içerideki hava azalınca oradan çıkıp açık olan diğer mağazalara girip boş beleş etrafa bakındık.. Önümde birazdan başlayacak olan Cyber Monday var ve yarın Amerika'da çalışanların ortalama 1- 4 saatini online alışverişe ayırması bekleniyor.. Ben çalışmadığıma göre tüm günü alışverişe ayırabilirim hohoh :) Bekle beni vıdvıdıdııdıdııd.com'lar :)



Saturday, November 30, 2013

çok şükür..

Amerika'da (sanırım) yılın en önemli günü geldi geçti bile.. Aylardır holiday season ve Black Friday indirimleri yayınlanıyor, haftalardır TV'de her programda değişik bir hindi tarifi veriliyor, son günlerde haberlerin yarısında Thanskgiving tatili boyunca havanın nasıl olacağından bahsediliyor, bir çok iş yeri ve okul tüm hafta tatile giriyor, etrafta bizim yılbaşında kapılara taktığımız o kırmızı çiçekli yuvarlak adını bilemediğim süs dolu.. Vs vs vs..


Cehaletimi mazur görün, Şükran Günü'nü de tıpkı Cadılar Bayramı gibi dini bir olay sanıyordum. Değilmiş :) Amerikalı ve Kanadalı kardeşlerimize özel (farklı tarihlerde kutlasalar da) bir ulusal tatilmiş meğer.. Güzel fikir, mahsülden olayı doğaya ya da birilerine teşekkür etmek ve bunu ulusal bir bayram haline getirmek gerçekten güzel fikir bence. Adamlar yıl boyu son derece bireysel yaşadıkları için de bu bayramda bizim güzel bayram tatillerimizde yaptığımız gibi Avrupa'ya akmak yerine evlerine koşuyorlar. Evlerde 15-20 kişilik yemekler pişiyor, tüm aile yiyor, içiyor, sarhoş oluyor ve dağılıyorlar. Fulya Terim nasıl bir sofra hazırlardı acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.


Biz de kurstaki 4 çocuklu bir arkadaşımın 18 kişilik yemeğine davet aldık fakat "ah canım zaten kalabalıksınız, 2 kişi bir de biz eklenmeyelim, daha sonra inşallah" şeklinde kibarca reddedip evde kendi usulümüzce teşekkür ettik evrene :)

Şükran Günü burada bir kaç ritüelle taçlanıyor, Black Friday bunlardan sadece bir tanesi. Gün, New York'ta düzenlenen Macy's Thanksgiving Parade ile başlıyor. Etkinlik boyunca ikonik karakterlerin devasa balonları ünlü şarkıcılarla birlikte New York sokaklarında halkı selamlarken Herald Square'de yer alan ve dünyanın en büyük mağazası ünvanına sahip Macy's önünde de meşhur müzikallarden tanıtıcı kısımlar sahneleniyor. Biz etkinliğe tam başladığı saatte gidebildiğimiz için etkinliği içinden izleme fırsatımız olmadı. Garip bir güvenlik önlemi ile etkinliğin olduğu sokaklar 1-2 sıra dolduğunda o sokaklara giren alternatif sokakları kapatıyor polis ve görsen de içine giremediğin, sanki seni aralarına almamışlar da dışlanmışsın gibi hissettiğin bir durum oluyor. Biz o dışlanan grubun en önündeydik ama o dışlanmışlık hissi sinirimi bozmadı değil :) E vaktinde gitseydin derseniz de haklısınız ama son bir kaç gündür o kadar şiddetli bir rüzgar var ki balonların uçup uçmayacağı sabah belli oldu ve biz balonlar yoksa biz de yokuz demiş ve o soğukta evden izlemeyi sokakta olmaya tercih etmiştik, zira etklinlik canlı yayınlanıyor :)



Bu etkinlik biter bitmez tabii ki ailecek izlenen o büyük spor olayı başlıyor. Amerikan futbolu maçı :) Hatta öyle ki biri bitiyor, araya yine bütün yıl beklenen National Dog Show giriyor ve ardından bir maç daha başlıyor. Bu arada ilk kez köpek yarışması izledim ve aşırı eğlendim. Benim favorim kendi dalında birinci oldu ama genel yarışmada dereceye giremedi :) İlk resim birinci olan, ikincisi de çok tatlı dimiii canım..



Etkinlikler iyi hoş da yemeğe geçelim artık.. Bizde kutlama menüleri malum.. 2-3 çeşit zeytinyağlı, dolma da olsa pilav, köfte ya da et (yaz kış mangalcıyız), mezeler, mevyeler ve rakı.. Bu menünün hepsini 2 kişi için kendi kendimize pişirmemiz biraz zordu. Küçültülmüş bir halini hazırladık evde, koyduk rakımızı yedik yemeğimizi.. Şükrettik, dualar ettik falan filan.. Güzel güzel rakımızı da içtik çünkü saat 8'de açılacak ve bir günden uzun süre açık kalacak mağazalardan birine gitmeye karar vermiştik ve alacak birşeyimiz olmadan o garip ortama girmeyi göze almak için kafamızın biraz güzel olması gerekiyordu :)


Black Friday'de neler oluyor? Başımıza neler geldi? Ezilme riskini almaya değer mi? Gerçekten çok mu ucuz? gibi soruların yanıtı bir sonraki yazıda :) Hohohoho gazeteci gibi oldum. Röportajın devamı haftaya bilmem ne bilmem ne gazetesinde..


Monday, November 25, 2013

tabildot ya da table d'hote..

Yazları Kuşadası'nda kahvaltı sofrasındayız.. Hafta içi öğlene yakın saatlerde edilen kahvaltının katılımcıları annem, kardeşim, anneannem, ben sofradayız.. Daha çaylar bitmeden anneannem o soruyu patlatıyor: "Akşama ne pişirelim Gülsen?" Hohoho düşününce gülmeden duramadım :) "E anne daha kahvaltımız bitmedi ne bileyim bakarız" cevabı anneannemi durduramaz.. Dolaptan fasulye mi börülce mi farketmez yazın ortasına en yakışan yeşil zebze (zebzede bir yazım hatası yok, aile içi şaka var) çıkarılır, kahvaltı masası toplanana kadar onlar ayıklanır ve sofra toplanır toplanmaz yemek ateşe konur.. Oooh içimiz rahatladı, akşama yemeğimiz hazır işte..

Bakmayın şimdi yazarken güldüğüme de kadın kaç yıllık ev hanımı, bir bildiği varmış ve haklıymış. Akşam yenecek yemeğe karar verilen ve sonrasında da o yemeğin ocağa konduğu anlar ooofff nasıl içi rahatlıyormuş insanın.. Geçen 3 ayda en büyük derdim akşam ne yiyeceğiz sorusuna cevap bulmak. Zaman zaman lahmacun, döner krizimiz tuttuğunda internetten bir yerden lahmacun bulup kurtardığım ya da parça pinçik edilmiş et alıp pita ekmeğiyle yalancı döner yapıp yırttığım akşamlar oldu.



Sebzeden yana da şanslıyım çok şükür Amerika'da tarım iyi :) Karnabaharından kerevizine, enginarından ıspanağına, pırasasından fasulyesine patlıcanına herşey lezzetli. Et deseniz zaten hepsinden ucuz. Saçma bir kıyaslama gibi gelecek belki ama bir paket Doritos cipsle 2 parça biftek aynı fiyat :) Etin ucuz olmasından mütevellit aşağıdaki yemekte patatesten çok kıyma var mesela..


Ohoo düşünecek ne var o zaman yap eti, koy yanına salatayı, al sana akşam yemeği.. Hee söylemesi kolay, her akşam da et yenmez sonuçta, zararlı :) Kendimi tekrar etmeyi de zaten hiç sevmem, hala çok hızlı olmasam da mutfakta kendi çapımda bir iddiam var. En kötü 2 haftada 1 aynı yemeği yaparım, şehriye çorbası hariç. O torpilli, onu her akşam yapabilirim, aa yine mi şehriye çorbası lafına da aldırış etmem evet hmm çok güzel olmuş der hüpletirim, ertesi gün canım isterse yine yaparım. Bir de 2 gün üstüste aynı şeyi yiyemem (dedeme çekmişim), o yüzden de haftada en azından 5 kez yemek pişirmem lazım, bir de Emre Bey'in sefer tasına ayrıca yemek pişirmeye niyetlenirsem bu sayı 7'ye 8'e çıkabilir. Bu koskoca paragraftan anlayacağınız üzere ne yemek yapacağım sorusunun yanıtını bulmak büyük bir dert benim için. İnanmazsınız bamya bile yaptım ki aç kalsam yemem. (Zaten ben yemedim) Emre nefret etmesine rağmen karnabahar brokoli bile pişirdim. (Pişmemiş hali daha sevimliydi)


Ama sonunda tükendim. Markete gidip reyonda puflayarak kalakalmaktan usandım. Sonunda da aklıma şöyle bir fikir geldi bugün. Elimin altındaki sebzeleri, etleri, balıkları, makarnaları, prinçleri ve bu malzemelerle yapılabilecek yemekleri büyük bir liste yapayım. Bir arada yapılabilecek olanları, yalnız başına yapılacakları vs düşünüp pişirdiklerimin yanına tik atayım. Tik sayısını fazla tekrarlamadan, sağdan soldan annemden eşten dosttan duyduğum, henüz yapmadığım yeni yemekleri listenin altına ekleyip aklıma yatanı pişireyim.. Hem de planlı yaşama çabama destek olur. Vuhu baya aklıma yattı şimdi yazınca :) Ama bamyaya ve pırasaya çok pişirmeden bol bol tik koyarım, hile yaparım :)

Maharetlerimi de bu sayfada sergiliyorum ki yarın bir gün aklınıza ne pişireceğiniz gelmez, faydam dokunur ya da her Türk gencinin hayalini biriniz gerçekleştirir de restoran kafe bir yer açarsanız usta olarak kimi alsam derseniz sizin faydanız dokunur hihi :)





Monday, November 18, 2013

şimdi saatlerimizi ayarlayalım..

İtiraf ediyorum.. Çok iyi yattım.. Geçtiğimiz 2 buçuk ay boyunca bir yerden kalktım bir yere yattım.. Günlük vazifelerimi yerine getirmedim mi getirdim. Evimi temizledim, yemeğimi yaptım, çamaşırları yıkadım. Kursa gittim, az da olsa okudum, bitiremediğim dizileri bitirdim, yenilerine başladım, sokaklarda yürüdüm. Ama çoğunlukla yattım. Sonunda da yatmaktan yoruldum..

New York'ta bulunduğum seneyi bir okul sezonu gibi (zaten Eylül-Haziran ayları arasında burada olacağımdan) düşünüp Ocak ayındaki 2 haftalık Türkiye ziyaretini de sömestre ilan edip dönüş için kendime bir plan yapayım diyorum.. Planlara uymakta aşırı başarısızımdır gerçi.. Diyet listesi, biriktirme-harcama planı, ders programı, yapılacak işler listesi vs vs ne tür olursa olsun plan uygulayamıyorum. Çok da spontane yaşayan bir tip değilimdir ama uyamıyorum plana, beceremiyorum bilmiyorum.. Yılın 2. dönemini daha planlı geçirmek için bu dönemin kalan 1 buçuk ayını prova olarak değerlendireyim :)

Öncelikle güzel bir defter alayım.. Yazması da okuması da taşıması da keyifli bir defter olsun. Ajanda gibi değil ama.. 2 gün plana uymazsam o defteri atarım bir yere daha da bulamam, bulsam da yazamam, hevesim kaçar. Yıl olmuş 2013, bu işi yapabileceğim bir sürü uygulama var ama olsun defter işi renklendiren kısım :) Bir de takvim lazım.. Bir de saat hahah :)



Sonra da yapılacaklar listesi belirlerim.. Yapmam gerekenler, zaten yaptıklarım, uzun zamandır yapmak istediklerim ama yapamadıklarım bir de şimdi yapmak istediklerim :) Bu işleri görevler ve zevkler/hobiler diye bölsem mi acaba? Ya da zevk için yapmak istediklerimi bir plana nasıl koyacağım ki? Mesela limonlu cheesecake yapmayı öğren. 12 Aralık 14.00-16.00 diye mi planlayayım?


Buraya yazdıklarım dışında yaptıklarım, gittiğim yerler, yediklerim, pişirdiklerim, okuduklarım, gördüklerim ne olacak peki? Onlar için ayrı bir defter mi alacağım?

O zaman ilk task: Plan ne demek öğren! Planlı yaşayan eş dost arkadaş kuzen kim varsa skype yaparak başlarım.. Her söylediklerini yazarım.. İşim çok zor, kalan 7 ay yetmez bunun için.. Şimdi panik oldum da ben yine yatar kalkarım bir bakmışım haziran olmuş. Ooo hemen bir Çeşme planı yapayım.. O planı çok iyi yaparım :)



Tuesday, November 12, 2013

kış da güzel bir mevsimdir.. mi acaba?

Tamam hepimiz yazı seviyoruz da 1 sene 4 mevsim, herşey sırayla, sıra kışa geldiii.. Aman ne güzel burada tam 4 mevsim yaşanıyor herhalde, mis gibi sonbahar yaşayacağız diye sevinirken havalar o kadar hızlı soğudu ki 1 Kasım'da bereleri çıkardık dolaplardan. Sağda solda parkta meydanlarda winter market ve buz pateni pistlerinin açılmaya başlamasından şüphelenmeliydim. "Kasım ayı sonbahara aittir. Aralık, ocak, şubat kış mevsiminin aylarıdır, kaldırın şu winter lafını rafa" diye birilerini uyarmak istedim ama, iş işten geçmişti.

Son bir kaç gündür hava o kadar soğuk ki haberlerde bile sürekli uyarıyorlar ve bu sabah saçma sapan bir şekilde kar yağdığını bile gördük.. Hava bu şekilde ve hızla soğumaya devam ederse ben ocak ve şubat aylarında burnumu bile çıkarmam dışarı diye bırbırlanmaya başladım. Ama New York bana "kış oldu diye eve tıkılacak, sokağa küsecek değiliz." der gibi.. 20 derecede flip flopları geçiren New York halkı ponponlu bereleri, pofuduk montlarıyla o çok sevdiğim irili ufaklı meydanlara kurulan pazarları dolduruyor bu sefer. Hatta birinde gözleme satan Türk teyzeler bile var :)

Evet kış geldi diye eve ya da alışveriş merkezlerine dolacak değiliz. Hayat sokakta.. Anneciğim de bana yün atlet alır, kalın kalın atkılar örer ben de çıkarım hıh.. Seni yeneceğim New York..









Sunday, November 10, 2013

türk günü..

Yurt dışı seyahatlerinde cep telefonumuza "bilmem nereye hoşgeldiniz. Acil durumlar için Türk Konsolosluk telefonu 333333" gibi mesajlar gelir de hemen siliveririz ya.. Ne işim olacak konsoloslukta allah korusun, lazım olursa googlelar buluruz.. Ama New York'a gezmeye gelmedik ya, konsolosluğa da işimiz düştü 2 ayın sonunda :) Googlelayıp adresi bulduk, yola koyulduk..

Hayalimde Bebek'teki Mısır ya da Beyoğlu'ndaki İsveç Konsoluslukları gibi binalar var.. Böyle önünde anlı şanlı dalgalanan Türk bayrağı, kapısında askerler, bir sürü güvenlik kontrolü, vızzzııııvvpp diye açılan kapılar filan.. Hahaha foursquare olmasa binayı bile bulamayacaktık :) Yüksek bir binanın içinde, kapıda herhangi bir tabela, bayrak vs yok, girişte ufak bir kürsüye bir amcayı oturtmuşlar bizden kimlik alıyor (hatta sadece birimizden aldı), ne bir xray ne bir çanta kontrolü, sağdaki asansörle 20 bilmem kaçıncı kata çıkacaksınız cevabı ve binggg kapı açıldığında Türk topraklarındayız :) E hani nerede o erguvanlarla bezenmiş, havuzlu konsolosluk bahçeleri? Rüyamda :)


Çalışma saatleri de şahane, hayalimdeki meslek konsoloslukta memur olmak olabilir. 9-13 ve 14.30-17. Manhattan'da en uzun öğle arasını Türkler yapıyor, bize de bu yakışırdı :) Utanmasam KPSS'den kaç almam lazım diye soracaktım. Neyse güvenlik olayını abarttım katın girişinde her türlü kontrol yapıldı. İçerisi de tertemiz, bembeyaz, aynı anda 5-6 kişi bulunan, televizyonda powertürk açık olan şirin bir devlet dairesi kıvamında. İşler hızlı mı yavaş mı çözülüyor bilemiyorum bizimki 1 saate yakın sürdü. Emreciğim'in askerliğini 100 yıl daha uzattık, seçimlerde burada oy kullanabilmek için adres beyanında bulunduk, olabildiğince fazla türkçe konuşup binadan ayrıldık.


E madem bu civarlara geldik yakınlarda (30 blok mesafe artık yakın oldu bizim için) bir Türk restoranı var, hava soğuk bir mercimek çorbası içelim diye Ali Baba'ya doğru yola koyulduk. New York'taki 2. Türk restoranı maceramın sonunda çıkardığım ders: herşey yerinde güzel! Ellerine sağlık ustaların burada yapabileceklerinin en iyisini yapmışlardır eminim de Yes Kardeşler'deki dürümü yememe 2 aydan az kaldı, daha da zorlamam burada kebap olayını :) Ama çorba harikaydı.. Sırf çorba ve pide için bir şans daha verebilirim..


Cuma gününü tam olarak bir Türk gününe çeviren en garip olay da rastgele girdiğimiz bir mağazada Emre'yle yuh bu bota bu para verilir mi diye konuşurken "beğendiğiniz birşey varsa fiyatta yardımcı oluruz." cümlesini duymamızdı. Dükkan sahibi Türkmüş :) Ahahah, aman aman, ne güzel tesadüf, nereden geldiniz, ne zamandır buradasınız vs diye sohbet ederken abinin bize "ya az önce hay sukuldaki sivit hartımı buldum, mailleşiyorum. Bir taraftan da karımdan mesaj geliyor hahaha. Ama kız çok bozulmuş ben kendime iyi baktım da ı-ıh o yaşlanmış hahaha huuhuhu" demesiyle garip bir muhabbetin içinde bulduk kendimizi. Biz Emre'yle ıhıhı diye sırıtırken kapıya doğru da yürüyüp aynı anda hayırlı işler dileyip çıktık mağazadan. Çıkınca önce birbirimize baktık oohhaaa ne saçmaydı dimii der gibi :) Sonra ben başladım tabii, "Bütün erkekler aynısınız, babam yaşında adam hem karısıyla hem lisedeki sevgilisiyle mesajlaşıyormuş da çok komikmiş, nesi genç gösteriyordu yahu o adamın.. Bir de utanmadan bize anlatıyor gülerek çok komik sanki.. Vırvır dırdır bırbır.."

Neyse, hikayem bitmedi, sultan RTE talimat vermiş, New York'ta, dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip ülkemize yakışır, taaaaammm otuzzzikiii katlı yeni bir konsolosluk binası yapılcakmış. Hah şöyle.. İçerideki Atatürk fotoğrafı yerine de kendi fotoğrafını astırdı mı al sana cennet bahçeli konsolosluk..