Monday, September 30, 2013

haydi kızlar alışverişe..

Alışveriş sevilir.. Sevmiyorum diyenler olabilir, biz de kendilerine inanabiliriz tabii ama genelde herkes sever. Neden yeni kıyafet, bardak, telefon, bilgisayar, televizyon, çanta, ayakkabı almayı sevmeyelim ki? Hiç bir şey olmasa bile elimde poşetlerle eve gelmeyi seviyorum mesela ben.. Yıl olmuş 2013 ama birşeyler almak için daha ucuz olan internet yerine mağazayı tercih ediyorum. Tüketicinin rasyonel olmadığını ekonomi derslerinde görmüştük. O irrasyonel tüketici benim.. Ayrıca o poşetler sonra çok işe yarar diye hepsini de saklarım :)


Tabii ki her zaman, sorumlu bir insan gibi önce ihtiyaca, sonra önemine, sonra fiyatına göre karar veriyorum. (Emre okur diye böyle yazdım) Ama ne kadar mantıklı ve sorumlu davranmaya çalışırsam çalışayım içeride yüzlerce insanın olduğu seri sonu mağazalarından ya da indirimden mutlu ve başarılı alışveriş yapamıyorum. O kadınlar üzerime üzerime geliyor sanki.. Her yer darmadağın, ne nerede belli değil, bir hengame bir gürültü, kabinlerde ve kasada sıra.. Sadece ihtiyaç için alışveriş yapsak tamam da işin manevi tatmin ve ruhumuzu besleme kısmı da önemli sonuçta :)

Bütün bu düşüncelerim de beni Soho ya da Central Park civarlarında ve 5. Cadde'nin üstlerinde dolaşırken her seferinde bir şekilde Bloomingdale's mağazasına savuruyor işte. Mağazanın adını duymuşsunuzdur muhtemelen.. Kocaman ve içerisinde bir sürü farklı Amerika ve Avrupa markalarının, kozmetik, kıyafet, çanta, mücevher, ayakkabı, ev tekstili vs vs aklınıza gelebilecek her türlü kategoride ürününün satıldığı mağazalar zinciri. Biraz da üst segmente hitap ediyor, bizdeki Beymen'e yakın..




Soho'dakine nazaran 3. caddedeki bence gerçekten güzel bir alışveriş deneyimi yaşatmak için tasarlanmış. İçiçe koridorlar, kategorilere göre katlar, her yerde ayakkabılar çantalar, aşırı aydınlık reyonlar, devamlı sizinle ilgilenen satış asistanları, restoranlar, cafeler...


New York'ta gördüğüm kadarı ile bir ürünün her mağazada fiyatı aynı (seri sonu değilse) ama bu mağazada diğer bazı bu tarz mağazalarda olduğu gibi (Macy's, Lord&Taylor vs) sezon ortası indirim, kategorilere göre %25 civarında indirim, loyalty karta ekstra %15 gibi indirimler yok. Bir indirim kampanyası varsa da çok sınırlı sayıda üründe var..

Ama dediğim gibi mağaza içi deneyim bence diğerlerine nazaran o kadar iyi ki elimde o little brown bag yazan kağıt poşetlerle oradan çıkmamak için kendimi zor tutuyorum her seferinde :)


O kadar da irrasyonel değilmişim demek ki. Gerçi o poşetle çıkamadım diye mağazanın içindeki Magnolia Bakery'den fıstık ezmeli cupcakelere gömüyorum suratımı ya olsun..



seni öldürmeyen güçlendirir-mişşş..

Migren.. Baş ağrısının havalı adı.. Başım ağrıyor dediğinde banalsin, migrenim tuttu dediğinde havalı. Halbuki migren ne? Baş ağrısının 300 sebebinden sadece biri.. Daha sinüzit vaar, görme bozukluğu vaar, dehidrasyon vaar, tansiyon vaar, şeker vaar..

Bu kadar çok nedeni olan bir hastalığın hayatıma damga vurmasını beklememek anlamsız olurdu. Üstelik annem ayda ortalama 1 kez başına patates bağlayıp evde uyur gezer ve baş ağrısını geçirmeye çalışırken, anneciğimin hemen hemen tüm genetik özelliklerini taşıyan benim de sıklıkla başımın ağrıması gayet normal tabii ki.

Baş ağrısını en unutulmaz kılan kombinasyon ise migrenin varsa sinüzitinin de olması ve bunu tetikleyecek başka şeyleri de düşünmeden hayata geçirmiş olman. Mesela benim dün akşam saatlerinde nehir kenarında koşmam, terleyen kafamın rüzgarla soğuması, yanıma su almadığım için dehidre olmam ve ayın malum dönemine yaklaşmış olmam (bu da bilimsel bir neden). Sporu sevmemem de psikolojik neden :)


Benim baş ağrımın en sevdiğim yanı da paaat diye başlaması. Hiç bir öncü ağrı, sızı olmadan, hisseder hissetmez ilacı içemeden sağımdan ya da solumdan zonnnkk diye ağrının girmesi ve benim öylece dona kalmam. Dona kalıyorum çünkü iyice ufalmış gözlerimle kafamı ya da vücudumu çok hareket ettirmem baş dönmesi ve mide bulantısına da sebep oluyor. Sonrası malum.. Artık o baş ağrısının geçmesi için bir hastaneye gidip iğne olmam şart. O da en sevilmeyen son. Aşağıdaki fotoğraf arşivden alınmıştır :)


Peki başıma o ağrı zonnk diye girdiğinde ne yapıyorum biraz ondan bahsedeyim. Öncelikle gerçekten bütün hareketlerim doğal olarak kısıtlanıyor. Hemen ilaç içsem de (1 değil 2 tane içsem de) o ağrı girdi ya artık, çıkmaz oradan kolay kolay. Alternatif tıbba karşı olmadığım için de (gerçi bunlara çoğunlukla koca karı methodu deniyor) başlıyoruz diğer abuk tedavi methodlarına.

  1. İlk ve en bilinen method ağrıyan noktaya viks ya da nane yağı sürmek ve uyumaya çalışmak. Ağrı çok şiddetli değilse işe yarayabilir. Şiddetliyse 2'den devam ediyorum.
  2. Bir şalımı ya da örtümü kuşak haline getirip halka şeklinde doğradığım patatesleri bu kuşakla başıma bağlamak. Kuşağı da biraz sıkarsam o sıkıştırma ile masaj etkisini de uygulamış oluyorum. Bunu yapmadan önce viksi yıkıyorum ki orada uzun süre kalan viks artık ısıtmayıp soğutacağı için ağrıyı şiddetlendirebilir. Böyle de geçmezse 3 ile devam.
  3. Ayaklarımı sıcak suya daldırıp başıma ve enseme de buz torbası koyuyorum, karanlıkta bir süre o şekilde oturuyorum. Bu yöntemlerin hiç birinde zaten kafamı her hangi bir yere yaslamam mümkün olmuyor. O kafaya dokunulmayacak, yastıkla bile :) Oturma pozisyonunda uyuyacaksın.
  4. Bunların hepsini denedim ama işe yaramadı. Ki benim için işe yaramadı şu demek: Oturduğum yerde başımın bir tarafından zırhlı ve kılıçlı süvarilerin koştuğunu, diğer tarafından da ellerinde rengarenk ipler olan askerlerin bu süvarileri bağlayıp düşürüp sürüklediklerini görmek. Arkalarından da kocaman dalgalar geliyor uuu uuu.. Görüyorum yalan değil :) Ama hep kötüler kazanıyor, bu yüzden de sıra mecburen son olarak bence en garip olana geliyor. Kulaklarımı tıkamak için 2 ufak pamuk parçası koparmak, pamukları Tariş limon kolonyası ile ıslatmak (Selin de olabilir) ve kulaklarıma tıkadığım o pamuklarla kesinlikle, inatla uyumaya çalışmak. O pamuklardaki kolonya buharlaşırken kulağımdan kafamın içine doğru öyle bir ısı doluyor kiiii.. Bütün ağrımı unutuyor ve o yanma etkisiyle uyuyakalıyorum çoğunlukla. Ama nedense biraz korkuyorum ve bu yöntemi en sona saklıyorum :)
Bu son yöntemi kesinlikle evde tek başınıza denemeyin :) Bir doktor, tıp öğrencisi ya da doktor çocuğu okuduysa bu yazıyı kesin hapse atacaklar beni ama ben de aynen internette deneyimlerini, yöntemlerini yazan benim gibi baş ağrısı mağduru kardeşlerimden öğrendim bunu.

Bu yöntemlerin hepsini denerken evde ışıkların kapalı olması ve odanın çeşitli yerlerinde içi nane dolu kaselerin olması da önemli ipuçları :) Benim gibi sakar bir insanın evde deli danalar gibi dolaşırken o nane kaplarını düşürdüğünü, elini ayağını sağa sola çarptığını söylememe bile gerek yok.. Ama ne olursa olsun sakın ağlama şampiyon! Ağlaman demek artık bittin demek.

Tabii ki gelirken valize bir şişe kolonya atmayı akıl edemediğim için diğer yöntemlerle sabah 6'da hala ağrımı geçirmeye çalışıyordum :) Gözlerim kısık, ufak süvariler da hala oradalar ama kafamı duvara vurup patlatmadan bu sabahı da gördüm ya, güçlendim, yeni krizleri bekliyorum :)



Sunday, September 29, 2013

üzüldüm..

Bir insanın ölümüne, gitmesine ya da veda etmesine üzülmek için o insanı tanımamız şart mı? Adını bile bilmesem, yüzünü de bir kaç kez görmüş olsam mahalledeki yaşlı amcanın ölmesine üzülemez miyim mesela? Onun ölümü bana dedelerimizin öldüğünü hatırlattığı, torunlarını ağlattığı, belki de yaşlanınca çok sıkıldığı için o amcanın zaten ölmeyi beklediğini düşündürttüğü, dede ve nene olunca ölüme yaklaşacakları için annemi babamı şimdiden çok özlememe sebep olduğu için üzülemez miyim? Üzülmem için o amcanın şu zalim dünyada neler çektiğini, siyasi görüşlerini, savaşlarını, belki sevdiği kadınla değil de köyden zorla biriyle evlendirildiğini, bir çocuğunu genç yaşta kaybettiğini, kıt kanaat geçindiğini ama çok çalışıp biriktirip ev aldığını, Almanya'yı görmek isteyip hiç gidemediğini, hastalıklarını umutlarını hayallerini kayıplarını kazançlarını, evlatlarına verdiği öğütleri, arkadaşlarından yediği kazıkları bilmek zorunda mıyım? Korkmadığımı sandığım ölümün sevdiklerimizi alıp başka belki daha güzel yerlere olsa da götüreceğini hatırlattığı için, ayda yılda bir kez de görsem yaşlı, sıkılmış, beyazlamış ama gülümseyen yüzünü artık 55 yıllık hayat arkadaşı göremeyeceği için ya da.. Üzülemez miyim yahu? Üzülürüm, üzülürüz..
Tuncel Kurtiz öldü ya.. Ben mahalledeki o hiç tanımadığım yaşlı amca ölmüş gibi üzüldüm.. Ama o kitap yazmıştı, filmler çekmişti, evden ayrılmıştı, sürülmüştü, düşündükleri yüzünden zor bir hayat yaşamıştı, eserleri vardı vs vs.. Ve sen bunların hiç birini bilmiyordun, takip etmedin Efsun.. Onu tanımıyordum ya sizin kadar; twitterda, facebookta, gazetelerde onu tanımadan ölümüne üzülenleri aşağıladınız ya.. Mahallemdeki tanımadığım o yaşlı amcanın, sadece bir insanın ölümüne üzülme hakkımı elimden aldınız.. Ama ben yine de üzüldüm..

Saturday, September 28, 2013

yeni sezonlar hayırlı olsun..

Üniversite yıllarında o kadar sınav, ödev, gezme tozma arasında nasıl vakit bulurduk bilmiyorum ama bir sürü dizi izlerdik. Hele pazartesi günleri akşam üzeri Dawson's Creek'le başlayıp gecenin bir yarısına kadar süren seanslarla arka arkaya 4-5 dizi izlediğimizi hatırlıyorum. Aaa ben Türk dizisi izlemem diyecek tiplerden değilim az çok tanımışsınızdır beni :) İzliyorsam izliyorumdur, zaten yabancı dizilerle bizimkilerin tek farkı (tamamen kurgu senaryolardan ya da kült bir diziden bahsetmiyorsak) bana göre bizimkilerin yavaşlığı ve süresi.


Zaman geçtikçe dizi takibim zayıfladı. Yerli yabancı farketmez ama hayatımıza internetten dizi izlemenin de girmesiyle bir çoğumuz daha fazla dizi izlerken ben daha az izlemeye başladım. Başladıklarımı tamamlayamaz, herkesin aynı anda heyecanla izlediklerini de takip edemez oldum. Lost'u izlemediğimi söylemiştim. Sonunda da günde ortalama 1-2 dizi izlerken senede 1-2 dizi izler oldum, aman tanrım felaket :)

Geçtiğimiz 3 sezondur ise Emre'nin bütün ofurdama pufurdama, ooff bu ne biçim diziii, ayhh sıkıldım baskılarına rağmen Muhteşem Yüzyıl'ı izliyorum.. Kaçırırsam kaydedip ertesi gün izliyorum, bir süre ilgimi kaybediyorum, 2-3 bölüm kaçırıyorum ama sonra bir ucundan yakalıyorum. Leyla ile Mecnun'u ihmal etmemeye çalışıyordum. 2-3 tane de yabancı dizi var tamam yeter..


Gelelim New York'taki Efsun'a.. Şu an Türk kanallarında oynayan yeni dizilerden yazın başlamış abuk dizilere kadar hangisini isterseniz sorabilir, hatta kaçırdıklarınız olduysa benden anlatmamı isteyebilir, hangisini izleyeceğinizi bilemiyorsanız önerilerimi de alabilirsiniz. Mesela Medcezir'i izlemeyin, gerek yok :)

Akşam saat 7 oldu mu ben sofrayı hazırlarken Emre de Ipad-AppleTV ayarlamalarını yapıp o günün dizilerini yayına hazırlıyor. Sanki İstanbul'dayız da eve geldik, o günün dizilerini izliyoruz :) Hatta orada izlediğimizden daha fazlasını izliyoruz. Mesela pazartesi günü, pazar günü yayınlanan ve yazın başlamış ergen dizisi Güneşi Beklerken'i izliyoruz. Salı günleri HIMYM izliyoruz ama bu hafta yeni sezon başladı ve pazartesi yayınlanıyor, bu nedenle bu iki dizi arasında değişiklik yapabiliriz. Bu arada anne ortaya çıktı ya, kız da gayet tatlı ve güzel bence, neden beğenilmedi anlamadım :) Çarşambayı söylememe gerek yok Muhteşem Yüzyıl.. Perşembe Aramızda Kalsın, Binnur Kaya olay.. Cuma da Kayıp, bu diziden sıkılabilirim gerçi. Biz tabii normal yayınından sonra ve özetsiz, reklamsız izlediğimiz için daha kısa sürüyor, ortalama bir buçuk saat :) Çarşamba ya da perşembe akıl sağlığımızın durumuna göre Aşk dizisini de ekliyoruz programa. O Hazal Kaya'nın yürüyüşü için ders alması lazım..




Bu hafta Amerika dizilerinin başlamasıyla hayatımız alt üst olacak. Mesela tek bölüm kaçırırsam delireceğim Mentalist başlıyor. Castle var, Good Wife var, Big Bang Theory var. E Amerikalılar da boş durmuyor yeni diziler de gelecek. Yandık vallahi.. Neyse ki House of Cards 2014'e kalmıştı. Zaytung haberindeki evli çiftiz artık biz, inkar etmeye gerek yok böyle de eğleniyoruz kihkih :)


Şimdi neden bu kadar Türk dizisi izliyoruz acaba? Buraya gelmişiz, HBO'su CBS'i Netflix'i elimizin altında.. 2-3 senedir Amerika'da olan bir arkadaşımız geldi dün bize ve başladınız mı Türk dizilerini izlemeye dedi de kafamıza dank etti. Düpedüz memleket hasretiymiş yahu.. Sokakta yöresel kıyafetleriyle dolaşan Hint komşularımız gibi (onları ayrıca fotoğraflayacağız) homesick olduk.. Ama Arka Sokaklar'ı izleyecek kadar değil :) Henüz değil..


Thursday, September 26, 2013

bir lisan bir insan..

Genelde yurtdışına tatile giderken minik cep kitaplarından alır, gittiğim yerde üç beş cümle fransızca, italyanca, ispanyolca konuşmaya çalışır, ilk günün sonunda da bırakın o dilleri ingilizce bile konuşmaktan sıkılır ve o kitapları da bir yerlere atarım :) Yeni bir dil öğrenmeye ve yabancı dillere çok meraklıyım anlayacağınız :)

Geçtiğimiz sene Paris'e gittiğimizde metroda, mağazada, restoranda vs vs herhangi bir yerde fransızca tek kelime anlayamadığımız ve o kitaplardaki tek cümleyi kimseye söylemeyediğimiz gibi duyduğumuz kelimeler bir çağrışıma bile sebep olmadı. Havaalanından otele giderken Emre'ye Charles de Gaulle – Étoile durağında ineceğimizi söyledim ve otobüsle giderken de bu durağı duymayı bekliyoruz. Ama hayır, duymuyoruz. Halbuki gideceğimiz yer otobüsün son durağı olduğu için durduğu diğer her durakta bu durağın adı da söylenmiş. Bir ışık çakıp duyduğumuz kelimenin Étoile olduğunu anladığımızda aynen şunu söyledim; "Bu fransızlar da dilleri farklı olsun diye resmen kasmışlar yahu. Ne gerek var buna etual demeye, etol oluversin. Resmen zorlama bir dil peeeh.."


"Şimdi tükürdüğünü yalama zamanı Efsun Hanııımm.. Utanmayacak mısın insanlara fransızca kursuna gidiyorum demeye? Millet Zaz konseri bileti için birbirinin üzerine basarken senin aıyy ben fransızca sevmiyorum dediğin günleri unutacak mıyız hepimiz? Fransız filmlerinden, şarkılarından, gazetelerinden, televizyon kanallarından kaçarken şimdi Fransa etkinliklerine gideceğini saklayacak mısın bizden? Hmm seni seni.." deseniz haklısınız vallahi..

Vaktim bol.. Hem kursa gitmek hem de salim kafayla çalışmak için vaktim bol. Bu nedenle de bu 10 aya birazcık da olsa bir yabancı dil sıkıştırayım dedim. Üniversitede ispanyolca öğrenme girişimim oldu ama dil nankör olduğu için haftada iki gün, akıl 5 karış havada kursa gitmek yetmedi tabii ki. Öğrenemedim. Bir daha da oof çalışamam diyerek teşebbüs bile etmedim. E şimdi neden ispanyolca değil de fransızca diyebilirsiniz ama demeyin :) Mantıklı nedenleri yok.. Burada ingilizceden çok ispanyolca konuşulmasına rağmen ben fransızcayı seçtim. Zoru seviyorum :)


Hem de öyle haftada 1 gün 2 saatlik olan kursu değil, haftada 2 gün 3'er saat olan hızlandırılmış olan kursa gidiyorum. Fransız Kültür gibi bir yere.. Devamlı sinema, konser, panayır, parti vb etkinlikleri olan, içeride tek kelime ingilizce konuşulmayan Fransız Kültür. 

Şimdi kursta ilk gün kabul ediyor musunuz diye sorulan (sanki başka seçeneğimiz vardı) "immersion" methodu ile fransızca öğrenmeye çalışıyorum. İngilizce alt yazılı fransızca şarkılar dinliyoruz her dersin sonunda. 


Büyük bir gerginlik içerisinde hocanın sorduklarını, söylediklerini anlamaya çalışıyorum. Ana dilim gibi ingilizce konuştuğum için Amerika'da olmam hiç sorun yaratmıyor merak etmeyin hahaha :) Telefonda yanyana 2 sözlük açık :) En büyük derdim harflerin üzerine konan işaretler, çizgiler, şapkalar. Ne gerek varmış yahu bir tanesi sağa yatıyor, bir tanesi sola, yetmemiş bir de şapka. Biz kaldırdık bakın o şapkaları filan..


Ama Paris harika, Paris için değer.. Artık pratik yapmaya her sene Paris'e gideriz. Emreciğim? :)

Wednesday, September 25, 2013

oreo zeppole..bene bene!

Yemek yemeyi sevdiğimi anlatmam çok zor olmadı herhalde. Ama her yemeği yemem :) Güzel yemeği bulursam da doyana kadar değil bitene kadar yerim. Oburluğumla gurur duymuyorum, gerçekten. Her bulduğumu değil sevdiğim şeyleri yediğim için de obur sayılmayabilirim belki. Mesela açlıktan ölsem pırasa yemem. O zaman obur değilim :)

Sadece New York'ta değil gittiğim her yerde, yeni ve güzel şeyler yemeye çalışırım. Aydın'a bile her gittiğimde fırsatı kaçırmam. Yeni bir kokoreçci açıldıysa, yılların pidecisi yeni bir çeşit pide yapmaya başladıysa kaçırırsam üzülürüm. Tatillerde, kilometrelerce yürüsek bile o kadar çok yerim ki 3-5 gün arası tatillerde 1, 5 gün üzeri tatillerde 2 kg alırım, tarifem bellidir :)

Dünyanın bir ucuna geldik, burada da ne yenecekse yenecek. Yapacak bir şey yok, başladık güzel restoranları keşfetmeye. Sırasıyla yazacağım hepsini de yakın zamanda 2. kez gittiğim favorimden başlıyorum. Lavo...


Hem gece klübü hem de restoran olarak hizmet veren mekanımız bir italyan restoranı. Gece hayatı için biraz yaşlı olduğumuzdan, henüz sadece yemeklerinden bahsedebileceğim. Mekan hemen hemen her gün akşam üzeri erken saatlerde dolmaya başlıyor. Yaşları ortalama 30-35 civarında olan ve Manhattan çevresinde çalışan genç profesyoneller küçük gruplar halinde bir şeyler içmeye geliyorlar. Daha çok after work party tadında, 1-2 saat takılıp meydanı bizim gibi yaşlılara bırakıyorlar :)

Henüz sadece 2 kez gittiğimiz için menüyü tam anlamıyla keşfedemedik ama yine de yediklerimi aylardır anlata anlata bitiremiyorum. Sarımsaklı parmesanlı ekmeğinden, başlangıçlara ve steak çeşitlerine kadar yediğimiz her şey mükemmeldi. Hele bir de oreolu bir tatlısı var ki.. Yerken içimden şarkılar söylüyorum. Vallahi yapmasını öğrenip haftada bir yiyeceğim, hırs yaptım :) Zor değil yaa, anneannemden lokma tarifi, bir paket oreo, kızgın zeytinyağı..Oldu bile, yaparım..


Mekanın dj'i de güzelliğiyle ün salmış, biraz da soğuk, öyle etrafa gülücük saçanlardan değil. Ama güzel :) Çok yüksek sesle müzik de çalmıyor zaten. Oldukça güzel ve keyifli vakit geçirdik biz her gittiğimizde.


Fiyatları, eve tek maaş giren ve bizim gibi çok yiyen bir çift için biraz tuzlu sayılabilir, ama normal yerseniz sorun yok :) (2 kişi 15 dolara karnımızı doyurabileceğimiz süper yerler de var) Bu nedenle de bir kaç haftada bir gitmek pek mantıklı değil bizim için ama New York'a gelecek birini duyduk mu hemen rezervasyon yaptırıyoruz. Çok şükür eşimiz, dostumuz, sevenimiz çok da ortalama ayda bir gideriz hehe :)

Gelecek olanlarınızın haberi olsun, bir sonraki sefer brunch menüsünden kızarmış tavuk ve waffle yiyoruz ona göre :)
http://lavony.com/indextemp.aspx

Tuesday, September 24, 2013

türk gücü..

Sevgili günlük,
Evet seni ihmal ettim son günlerde. Ama taşınıyordum biliyorsun.....
...

Hahaha bundan sonra böyle başlayacağım yazmaya :) Evet bir kaç gündür ortalarda yoktum çünkü taşınma sürecimi tamamlayamamıştım. Hala da tamamladım sayılmaz ama hayatımız biraz daha normale döndü.

Emreciğimle bu yola çıktığımızda yaptığımız plan şuydu:
"Evellallah biz ikimiz her şeyin üstesinden geliriz, 200 doları hamala vermeyiz, bütün eşyaları söker takar iter çeker yüklenir taşırız, sabah 8'de başladık mı öğlen 12'ye işimizi bitirir, duşumuzu alır, buraya gelen arkadaşlarımızla Woodbury'ye gider, oradan çıkıp güzel bir akşam yemeği yer, gece de yeni evimize döner misler gibi uyuruz." Harika bir plan gerçekten. Gerçekten abartmıyorum gece 12'de yatakta çarşaf yoktu uyku nerede acaba?


Abuk sabuk şeylere 200 dolar veren biz, hamala 200 dolar vermeye kıyamayınca 2 koltuk, bir yatak, masa, sandalyeler ve evdeki diğer ıvır zıvırlarla nasıl taşındığımızı bir kaç cümle ile özetlemeye çalışayım.

Öncelikle şuncacık eşyayı kolilemeye gerek yok diyerek (ki ben taşınma konusunda deneyimliyim de kocamın sözünden çıkmam, o da gerek yok dedi) hiç bir şeyi kutulamadan, olduğu yerden alıp yeni eve götürmeye çalışarak 18 kat aşağıya ve 31 kat yukarıya onlarca kez inip çıktık. Devasa koltuklarımızı ve yatağımızı önce asansöre sonra da Türkiye'de kalabalık ailelerin pikniğe giderken kullandıkları boyutlardaki pikabımıza sığdırmaya çalıştık, Viyana kapısından defalarca dönen atalarımız gibi biz de hüsrana uğradık. Sokak ortasında apartman görevlisinden kimlik karşılığı aldığımız bir ingiliz anahtarıyla mobilyaları demonte edip, yatağı ikiye katlayıp kaldırarak, koltukları yerlerde sürüyerek yeni eve getirmeyi başardık.


Akşam olup da elden ayaktan düşünce hasar tesbiti yaptık ve Emre'nin iki kolu da şişmiş, benim ayaklarım ve ellerim yara bere içinde, her tarafımız çizilmiş amaaa çok şükür 200 dolarımız cepteydi :) Eşya taşırken ki sefaletimizi fırsat olup fotoğraflayamadım ama zaten size kıyamaz, paylaşamazdım :)

Taşınmış olsak da yerleşme işlemi biraz vakit alacak sanırım çünkü tatlı evimiz 50 metrekare, size söylemiştim 1 oda aynı yer salon ve salon tam anlamıyla bir living room :) Aynı odada yiyor, içiyor, televizyon izliyor, ütü yapıyor, uyuyor ve uyanıyoruz. Yaşıyoruz kısacası :)


Fotoğrafa bakıp nerede uyuyorlar diye merak ederseniz kahverengi koltuğun arkası yatak odası. Biraz dikkat lütfen :)


Thursday, September 19, 2013

tebdil-i mekanda ferahlık vardır..

Mecidiyeköy, Uçaksavar, Etiler, Erenköy, Ataşehir, Mecidiyeköy... 2001-2013 seneleri arasında İstanbul'da ikamet ettiğim evlerin semtleri.. Unuttuğum var mı diye de içimden tekrar saydım ne yalan söyleyeyim :) Taşınmayı pek severim anlayacağınız. İyi yaparım kötü yaparım bilemem. Canım kardeşim ve canım ev arkadaşıma sormanız gerekir de arkamdan kötü konuşmazlar :)

Kafam da hep yukarıda gezerim. Bir kiralık satılık ilanı göreyim üşenmem, arar fiyat sorarım, etrafımda biri taşınmaya kalksın hemen aa ben de bakayım ilanlara der, ev aramaya koyulurum. Taşınınca da pek dert etmem. Ev değiştirmek çok travmatiktir derler de ben nedense aah aah eski evim demem (en kolay alıştığım değişiklik herhalde), hemen yenisine alışırım. Taşınmanın kendisi dert bence de neden taşınırsam taşınayım yeni evimde de pek mutlu yaşamaya başlarım :)

Bu evimde de pek mutlu yaşıyordum da, böcekler canımdan bezdirdi biliyorsunuz. Geçen haftaki baskın, iki tur ilaçlatma ve çılgın, titiz, seramiklerin arasını diş fırçasıyla temizleyen, kocalarını kapının önünde soymadan eve almayan teyzeler gibi duvarları ve dolapların içini dışını çamaşır suyuyla silince ben, Emre dayanamadı tabii, haydi taşınıyoruz delirdin dedi. Aa Emreciğim ne gerek var şimdi halledeceğiz işte, gidecekler, sirke kokusuna gelmezlermiş annem öyle dedi, pervazlara da sirke dökeriz bilmem ne diye 3 dakika nazlandım, sonra da başladım yeni ev bakmaya :)


Hemen ertesi gün yönetim ofisine gidip ablacım bööyle bööyle biz bu böceklerden bıktık usandık evi değiştirmek istiyoruz dedik. Açıkça olmasa da siz bu komşularla nereye giderseniz gidin böcek göreceksiniz ama daha yeni bir apartmana taşınmanıza yardımcı olalım dediler. Kadın benim böceklerden tiksinmemle biraz alay etti, kırıta kırıta sizin beğeneceğiniz evler 1 ay sonra boşalacak ama kıhkıh sen dayanamazsın 1 ay daha kıhkıh vs vs dedi de biz şu an oturduğumuz evin yarısı büyüklüğünde, daha yeni ve daha üst katta (böcekler tırmanamaz belki) bir ev bulduk. Kısacası taşınıyoruz. Bu da yeni evimizin manzarası. Evi de muhtemelen pazartesi paylaşırım. Zaten 1 oda aynı yer salon :) Stüdyo..


Şu 10 aylık New York maceramda bile ev değiştirmeyi başardım ya bravo bana :) Taşınmamız da ayrı macera olacak kesin. Hamal vs nereden bulalım 2 günde? U-haul diye bir firma varmış; pikap, taşınma aletleri filan kiralıyorlar, biz de hemen oradan birşeyler ayarlayıp Emreciğimle yükleneceğiz eşyaları..


Yakındaki marketten de koli istedik mi iyice Türkiye'ye çeviririm ben burayı :)

Wednesday, September 18, 2013

c'mon let's twist again..

New York Fashion Week'e davetli değildim tabii ki :) Aa gitsene gitsene şakasını yapanlar oldu New York'tayım diye de yıllardır İstanbul'da kaç tane Fashion Week oldu gidememişiz buna nasıl gideyim acaba? En iyisi hep birlikte güldük bu şakaya :)

Moda haftası olduğu sürece bir kere Lincoln Center'ın önünden geçtim. Bir sürü insan vardı, ben de aralarına karıştım. Ama ne modelleri bir yerden gözüm ısırdı ne de insanların fotoğraf çekilmek için sıraya girdikleri ünlüleri. Ivana Sert yok, Hadise yok, Kıvanç Tatlıtuğ yok, e ne yapalım yoluma devam ettim ben de. Aa bir baktım ki karşımda PJ Clarke's.. Mad Men'de kutlama yaptıkları barlardan biriii... Hemen listeme ekledim. 1-2 gün sonra da Lincoln Square'de gördüğüme değil ama ilk açılan ve kutlamanın yapıldığı PJ Clarke's'a gittim. (3rd Avenue'daki)


1884 yılında açılmış burası. Ve hala hem içi hem dışı ilk günkü gibi. Jackie Kennedy çocuklarıyla cumartesi günleri öğle yemeğine gelirmiş. İlginizi çekerse diğer ünlü hikayeleri ve tarihçesi için web sitesine de bakabilirsiniz.
http://www.pjclarkes.com

PJ Clarke's, bar ve restoran olmak üzere 2 kısımdan oluşuyor. Bar kısmı özellikle hafta içi 5-7 saatleri arasında çok yoğun ama bu saatler henüz yemek için erken olduğundan restoranda kolayca yer bulabildik.


Biraz da karnımız acıkmıştı, tabii ki yine Foursquare'den ne yiyeceğimize baktık :) Burada da istiridye vardı ama biz kocaman bir onion strings, Cadillac Burger ve Baked Macaroni and Cheese yedik. Burger'in yanında olmadığı için patates de söylemiştik ama garson çok gelir, bitiremezsiniz dedi getirmedi :) Halbuki Türküz biz yeriz, getir deseydim keşke, kesin yerdim.. Cadillac Burger'e ismini Nat King Cole vermiş. Bu burgeeerrr, burgerlerin Cadillac'ı demiş ama ben daha iyilerini yedim. (Acun oldum şu an)


Uzun zamandır ilk kez yemeğin üzerine tatlı da yedim çünkü gerçekten çok keyifli bir ortamdı ve kalkmak istemedim. Çay olsa bir demli çay da ister yarım saat daha otururdum :)

Özellikle erkekler tuvaleti çok ilginçmiş Emre anlata anlata bitiremedi ama fotoğrafını çekemedi tabii ki :) Pisuvarlar bilmem neymiş, duvar alçakmış vs vs.. Gidip bakamadığımdan da anlayamadım, neyse.

Kalktıktan sonra bar kısmına da göz attık. 2 kişinin sığabileceği boş bir yer bulamadığımız için de biraz bakınıp çıktık. Yazılanlara göre burada çok efsane bir barmen varmış eskiden, Don Quinn. Şimdi başka bir yerde çalışıyormuş ama pek sevilirmiş.


Aa bir de Coyote Ugly diye inanılmaz kaliteli bir Hollywood filmi vardı, o filmde da barın üzerinde bir dans sahnesi.. (imdb puanı 5.4) Burada çekilmiş. Gereksiz bir bilgi belki ama, söylemeden geçemedim. Ben yine de Mad Men'deki sahnenin linkini koydum çünkü filmdeki mekanla PJ Clarke's uzaktan yakından benzemiyor ama Mad Men sahnesindeki müzik kutusu burada da var en azından. Kendimi tutamayıp Peggy'nin o komik ötesi twist sahnesine güleceğim yine izninizle hahaha :)
https://www.youtube.com/watch?v=EM6MxmaT6fo


Tuesday, September 17, 2013

istiridye-me :)

3 tarafı denizlerle çevrili güzel Türkiye'mizde hep doğru dürüst deniz mahsülü yenmemesi, yanlış ve izinsiz avlanmalar nedeniyle nesli tükenen balıklar, balıkçılardaki kocaman kalamarların ahtapotların ithal olduğu konuşulur hep... Ben bir Ege çocuğu olarak iyi balık yerim sanırdım da ben ne yiyormuşum ki? Balık sadece.. He bir de midye dolma :) Halbuki denizden sadece balık çıkmıyor ki? Okyanusa geldik madem yiyeceğiz artık denizden ne çıkarsa diye düşünüp Emreciğimle geçen geldiğimde Grand Central'deki Oyster Bar'a gitmiştik. Bugün yine gittik.


100 yıllık bir deniz mahsülü restoranı burası. Çok ucuz olmasa da bizim alıştığımız beyaz örtülü, kocaman sandalyeli, kasıntı garsonlu balık restoranlarından değil. 3 bölümden oluşuyor; ikisi bar birisi de masaların olduğu restoran bölümleri. Özellikle bar kısmı bence gerçekten çok orjinal. U şeklinde bir masaya oturuyoruz yanyana. U'nun içinden bize servis yapıyorlar.  Bu fotoğraflarda boş göründüğüne bakmayın, öğlen saatlerinde yer bulmanız imkansız. Bu fotoğraf 21.30'da çekildi. :)




Biz 2 gidişimizde de amacımıza ulaşamadık. Kalamar, karides yedik kalktık. Halbuki menüyü görseniz uhuuu. Zaten diğer masaların neler yediğine bakıp anlayacağız diye boyun fıtığı olduk. Menüdeki balıkların ne olduğunu anlayalım diye de elimizde devamlı telefon. Bir birimiz bakıyoruz bu ne balığı diye bir diğerimiz.

Aslında bir keresinde Küba'da kocaman bir kırmızı ıstakoz yeme girişimimiz olmuştu, yiyemeyip restorandan kaçmıştık da garson hu huu oda numaranızı söyleyin diye bizi otel boyunca kovalamıştı. Ben zaten restoranların girişindeki akvaryumda, bulanık sularda üstüste yüzden ıstakozları yeme fikrine bir türlü alışamadım. Yiyemiyorum. Kuzu kesilince bayramda kavurmaya limon sıkıp yiyorsun diyenlere o aynı şey değil diye de cevap veriyorum :)

Deniz mahsülü konusunda kendinizi bana biraz yakın hissettyseniz linkteki menüye bakmanızı öneririm.. Aa ne var canım şu balığı bunlar diyebildiyseniz ve tadı hakkında bana ipucu verebilecekseniz mail adresimi biliyorsunuz :)
http://www.oysterbarny.com

Neyse önümüzdeki 10 ay boyunca illa ki beyaz şarap istiridye denememiz olacak.. Adını öğrendiğim balık ve diğer deniz mahsüllerini de denerim deee.. Rakısız yenmiyor ki yahu bu meret.




Monday, September 16, 2013

hanım ağa olmak zor iş..

Ben size ev hanımlığı zor iş demiştim.. Öss'de ilk 100'e girsen, Türkiye'nin en iyi okullarından mezun olsan, yüksek lisans doktora yapsan, 3-4 yabancı dil bilsen, her yaz uluslararası bir şirkette staj yapsan, üniversiteyi dereceyle bitirsen, çok iyi maaşlarla çok iyi ve gelecek vaad eden işlere girsen, deneyim kazansan, müdür olsan, araban olsa, 30 yaşının başlarında çok başarılı bir iş kadını da olsaaaann... En iyi referansın 40 yıllık ev hanımı annen de olsaaa..


Yapamayabilirsin.. Olmaz...Neden olmaz? Anlatayım...

Bir kere "ayy ben mutfakta çok iyiyimdir, harika pilav yaparım" demekle iyi ev hanımı olunmuyor. Çünkü o ev mutfaktan ibaret değil cicim. Ev hanımı demek, o evin hanımı demek, hanım ağası demek, müdürü, direktörü demek. Eve giren herşeyden ve herkesten o sorumlu demek. Yemekten deterjana, eşinin pantolon çorap uyumuna, eve kim girip çıkabileceğine, baş ağrısına en iyi gelecek ilaca, hangi mevsimde hangi sebze ve balığın yeneceğine, eskiyen eşyaların yenilenmesine, evin dirliğine düzenine karar verecek insan demek. Her daim güleryüzlü, sevecen ve şefkatli olan, aileyi sofrada toplayan, 3-4 kişiyi aile yapan insan demek. Çocuklu ev hanımlarına değinemiyorum henüz :)


Ev hanımı, çok iyi proje yönetmeli bir kere ve koordinasyon becerileri de yüksek olmalı. Hangisi bugünün işi, hangisini günün hangi saati yapmalıyım, bugün kendime vakit ayırdım mı gibi sorulara sabah erkenden yanıt vermek lazım. Arkasından o işlerin içeriklerine gireceğiz çünkü. Örneğin çamaşır. Beyazları mı yıkayayım renklileri mi? Bu havada kurur mu? Kuru temizlemeye verilecekleri de bugün götürebilir miyim? Ütüye vaktim kalır mı? gibi..


Ben bunları yapabildim mi peki? Hayır. 2 haftadır her gün devamlı bir şeyler yapıyorum ama ne iş bitiyor ne de kendime doğru düzgün vakit ayırabildim. Mesela bugün hem evi süpürdüm sildim, hem mutfak banyo temizledim, hem çamaşırları yıkadım (hem renkli hem beyaz), hem markete gittim, hem de yemek yaptım. Akşam da Newport Meydanı'nda tören vardı madalyamı taktım, az önce geldim. Tabii ki pertim çıktı. Ama elektrik süpürgesi çalışırken yüksek sesle müzik dinledim ya değdi vallahi :)


Akıllı ve deneyimli bir ev hanımı ne yapardı oysa? Önce her gün yapılması gereken işleri planlar (yemek ve ufak çaplı temizlikler) sonra da aciliyetine ve zamanına göre kalan işleri planlardı değil mi? Anne? Sanki ofiste bütün işleri aynı anda bitirmeye çalışıyoruz. Sonra aa bugün kitap okuyamadım, Mad Men izleyemedim, kursa kaydolmaya gidecektim gidemedim vs vs..

Ahh yavrum ah yeni başladın tabii, evcilik oyunu gibi geliyor sana. Otur bakalım 4 duvar arasında yıllarca da göreyim seni, hiç böyle güzel anlatmazsın diyen ev hanımlarına sesleniyorum. Şimdi evdeyim diye değil, yıllarca da bunu savundum. Sizin yaptığınız işi ben yapamam.. Ne küçümseyin, ne küçümsetin. Ama o 4 duvar arasından çıkmanın da bir yolunu bulalım yine de.. İşleri planlayalım, kendimize vakit ayıralım. Parkta gün olur, kuaför olur, dernek olur, spor olur, kitapçı olur, kurs olur. Hii alışveriş olur :)




Sunday, September 15, 2013

yeni arkadaşım..

Geçtiğimiz cumartesi akşamı ilk kez Saturday Night Live programını izledik. Zaten şu an yeni sezon başlamadı, eski bölümler gösteriliyor ama ben daha önce de hiç izlememiştim. Sıradan bir haftasonu stand up, komedi programı tarzında olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Evet komik skeçlerden oluşuyormuş ama her hafta ünlü birileri var programda ve hemen her skeçte de rol alıyorlar. Programa izleyici olarak katılmak için de ağustos ayında bir çekiliş yapılıyormuş. Şanslıysanız canlı izleyebiliyorsunuz yani :)

Neyse yüz yıllık programı size anlatmama gerek yok, yeni tanışmış olmam benim garipliğim olabilir :) Zaten benim derdim ve ilgim bu programla değil. Ben Stefon'la da ilk kez tanıştım :)


Stefon, New York gece hayatı hakkında bilgi veren bir muhabir. Babası David Bowie, her hafta aynı kıyafetleri giyiyor, gay ve programdaki partnerine aşık. Abisini de, Ben Affleck konuk sanatçısı olduğu hafta canlandırmış. (Yeni Batman seçilmesi nedeniyle kendisini sevmiyorum, videosunu koymadım o yüzden kihkih) Stefon kimdir, nedir vb detayları linkten okuyabilirsiniz. Karakteri canlandıran adam da South Park'ın yazarlarından biriymiş.


Stefoncığım, "New York's hottest club iiiissss" diye başlayıp garip garip mekanlar uyduruyor. Adam çookkk komik yahu :) Söylediklerinin yarısını anlamıyorum tabii ki (hem o aksanda ingilizceyi anlayacak kapasitede değilim şu an hem de çoğu Amerikan esprisi muhtemelen) ama ben bir güldüm izlerken, bir güldüm sormayın. 2 haftadır taktım devamlı Stefon videosu arıyorum internette, o güldükçe ben de gülüyorum. Yüz ifadeleri ve gülüşü inanılmaz komik geldi bana :)

Skeçteki metinleri prompterdan okuduğu ve yazarı anlık değiştirdiği için kendisi de çok gülüyormuş oyuncunun. Bu nedenle o kadar doğal belki de :) Cüce ve musevi şakası da her skeçte var. Bana kötü haberse 7 yıldan sonra bu karakterin şovdan ayrılması :( Ühüü ben yeni tanışmıştım, ingilizcem ve Amerika'm/New York'um ilerleyince daha çok gülecek daha çok sevecektim. Hemen gidip bir tişörtünü alacağım.



Linkteki resmi de poster yapıp duvara asacağım. Stefon'ın Manhattan'daki bir kaç club önerisi var, skeçte de aynen bu kelimelerle anlatıyor mekanları.
http://cdn.pastemagazine.com/www/articles/NYCityGuidePaste.jpg

Fazla videosu yok, sanırım NBC izin vermiyor yayınlanmasına ama benim en çok güldüğüm skeçin linkini koydum. Amaaaann Efsun, saçma salak komik olmayan Amerikan komedilerine güler olmuşsun demeyin, Stefon ayrı.. Yaa keşke arkadaşım olsaaaa..

Saturday, September 14, 2013

Williamsburg'ların Emre..

Yine cumartesi olmuş bitmiş, ooff yarın pazar.. Sıkılma günü :) Neyse yarın ne yapacağımızı düşünürüz de artık Brooklyn tarafına geçmenin vakti gelmişti. 2 haftadır ya bizim taraf ya Manhattan derken geçti gitti. Biz de bugünü Williamsburg'a ayırdık.


Williamsburg; Brooklyn bölgesinde nehir kenarında ve Manhattan'a Williamsburg köprüsüyle bağlanıyor. Biraz bohem, biraz hipster. Çukurcuma'ya mı Cihangir'e mi benzetsem emin olamadığım bir muhit. Kalabalığın yoğunlaştığı bir caddesi var ama o caddeye çıkan sokaklarda da oldukça hareketli cafe ve barlar görmek mümkün. Sokaklarda kitaplar, plaklar, kolyeler, ayakkabılar, kürkler, şapkalar vs vs çeşit çeşit ürün satılıyor. Mağazaların hiç birisi bildiğimiz (en azından benim bildiğim) markalar değil. Bir çoğu ikinci el ve vintage ürünler satıyor. Daha çok Atlas Pasajı'ndaki, Galata'daki ve Çukurcuma'daki dükkanlara benziyor hepsi. Herhalde bizi en çok duvarların renkliliği etkiledi. Bir de etrafta hiç Hint olmayışı :)


Cafe ve barların hemen hepsinin yarısına yakını doluydu. Biz de ilk kez gittiğimiz için bence en iyi mekan şurası diyemeyeceğim şu an. Foursquare puan ve yorumlarına güvenip oturduk hep.. Karnınız aç giderseniz meşhur The Meatball Shop'lardan birisi burada ama inanmazsınız biz o sırada aç değildik bu nedenle orasıyla ilgili yorum yapamayacağım. Bu arada buradaki Meatball'lar da hakikaten ball..Iyk ben sevmiyorum zaten öyle köfteleri, bence buraya bir Ramiz Köfte açılabilir. (Boykot listesinde mi tam emin değilim ama öyleyse Kırkpınar Köftecisi açarız)

Brooklyn Lager birasının fabrikası da burada. Biz içeride tur olduğunu, bira yapımını vs gösterirler diye düşünerek yaklaşık 1 saat sırada bekledik. Sonuç; tam bir hayal kırıklığı. İçeride önünde dışarıdaki sıranın aynısının olduğu bir bar, bir kaç da bira fıçısı vardı. Muhtemelen bize denk gelmedi, kesin tur vardır ama yine de bence gidilmesine gerek yok :) Gördüğüm ilginç tek şey eski bira şişeleriydi, bir tek onun fotoğrafını çektim.


Bu fabrikanın tam karşısında da Beacon's Closet isimli ünlü bir vintage mağazası var, bilenleriniz vardır. Mağaza dediğim hangar gibi bir yer, kıyafetleri renklerine göre asmışlar. Ayakkabılar, çantalar, çoraplar, kolyeler vb aksesuarlar da vardı ve çok iyi markaların kıyafetleri oldukça uygun fiyata (benim gördüğüm en yüksek fiyat 35 dolardı) satılıyor. 2. el giyerim dert etmem derseniz kesin kesin uğrayın. Manhattan'da da var ama ilk açılan mağazası burası. Siz de eski kıyafetlerinizi buraya verip satabilirsiniz. Sitesine de göz atmanızı öneririm. http://www.beaconscloset.com


Bizim bu cumartesi Williamsburg'a gitmemizin asıl nedeni tahmin edersiniz ki yemek ahhaha :) Smorgasburg.. Brooklyn Flea yani Brooklyn Bit Pazarı'nın yeme içme ayağı. Haftanın farklı günlerinde farklı lokasyonlarda tezgah açıyorlar (sabit yeri Sandy Kasırgası'nda hasar görmüş) ve Cumartesi günleri de Williamsburg'da, nehir kenarında bir parktalar.. Çok farklı pişmiş yemekler satılıyor standlarda. Et, balık, tavuk, sebze, peynir, dondurma, patates vs vs.. Çok yiyelim diye doğru dürüst kahvaltı etmeden gittik ama yemek konusunda biraz uyuz bir çift olduğumuz için (Küba'dan döndüğümde açlıktan midem içeri girmişti) her gördüğümüzü yiyemedik. Gitmeden önce okuduğumuz ya da önünde çok sıra olanlardan yana tercihimizi yaptık :) Ramen Burger'i hemen her blog yazmıştı ama biz karar verene kadar bitti, biz de yine meşhur ve önünde sıra olan parça pinçik edilmiş, barbekü soslu, domuz etli sandviç yedik. Hayalimiz 1-2 saat sonra başka şeyler daha yemekti ama sandviç  o kadar büyüktü ki başka bir şey yiyemedik.



Yiyeceklerinizi dilerseniz pazarın kurulmuş olduğu parkın çimlerine yayılıp ya da yine oradaki masalarda yiyebilirsiniz. Biz bu park ve çime yayılma olayına ömrümüzde park mı gördük alışamadık tabii :) Yanımızda hiç bir zaman çimlere yayacak bir örtümüz olmadığı için masada yedik. Ardından da Williamburg'da dolaşıp evimize döndük. Web sitesinde çok değişik şeyler var bakmanızı öneririm. Beğendiğiniz bir şey olursa haber verin alırım aşkolsun :) Bir sonraki amacım gerçek Bit Pazarı'na gitmek. Hep ye hep ye nereye kadar :) Onu da yazarım zaten.
http://www.brooklynflea.com

Emreciğim de Williamsburg'dan ev tutmayı denemişti ama başaramadı, haklıymış güzel bir yer. E malum Cihangir'de de kiralar yüksek :) Ama aklı burada kaldı.. Akbili fuller her cumartesi geçeriz canım dert etme :)