28 Ağustos'ta geldim New York'a ve o gün bile Pumpkin Spice Latte raflardaydı.. Taa 31 Ekim'deki Halloween kutlaması için hazırlıklar acaba ne zaman başlamıştı da ben ağustos sonunda yakalamıştım.
Günler geçtikçe ilk gördüğümde anlam veremediğim sonra nedeninin Halloween olduğunu anladığım şeylerle karşılaştım. Mesela markette (sadece yiyecek satıldığını vurgulamak isterim) kocaman örümcek maketleri, tavandan rahatsız edici derecede sarkan örümcek ağları, pencerelerden dışarı uzanmış beyaz örtüler, bahçelerde korkuluklar, merdivenlerde turuncu ışıklar vs vs vs..
Çok parti tipi olmadığımızdan New York'taki Halloween partilerini kovalamadık da özellikle Ekim'in son bir haftası boyunca her yer kostümlü insanlarla dolmaya başladı :) Metroda marshmallow adamlar, Bryant Park'ta deniz kızları, Shake Shack sırasında civciv, Kont Dracula kostümlü Japonlar, yerel kıyafetleriyle Hintler (ahahha Hint şakası yaptım) derken Halloween geldi çattı. World Trade Center ve Empire State bile tarihlerinde ilk kez Halloween için kostüm giydiler bu sene ve turuncuya büründüler..
31 Ekim akşamı New York'ta dünya çapındaki en büyük, en kalabalık Halloween kutlaması yapılırmış. Madem buradayız görmemek olmaz dedik. Emreciğim işten çıkamadı ama ben tek başıma yaklaşık 2 milyon kişinin katılması beklenen Village Halloween Parade'e gittim. Yürüyüşçü değil izleyici olarak :)
40 yıldır yapılan etkinlik sadece geçen sene Sandy Kasırgası nedeniyle iptal edilmiş. Bu yıl eski ilgiyi görmemesinden korkmuş etkinliği yapanlar ve bir kaç hafta önce de bir bağış organizasyonu ile ayağa kaldırmışlar etkinliği. 20 blok boyunca süren yürüyüşe katılmak için tek yapılması gereken kostüm giyip yürüyüşten bir kaç saat önce orada hazır olmak. Büyük kuklalar, orkestralar, arabalar organizatörlerin işi..
http://www.halloween-nyc.com/index.php
Gün ortasında sokakta bile Skype yapacak kadar hasretle dolduğum için şarjım değişik kostümlü insanları çekmeye yetmedi maalesef. Ama tahmin edersiniz; ağzı gözü kan içinde kadınlar, şapkalı maskeli adamlar çocuklar, Azrail, Frankenstein, Mısır tanrıçaları, kucağında ET ile dolaşanlar, süper kahramanlar, meyveler, sebzeler, dergi kapağından kostümler, Osmanlı padişahı.. Aklımda kalan ve en sık karşılaştığım örneklerdi. Yürüyüşün başından ve en eğlenceli kısımlarından 2 kısa videom da var :)
https://www.facebook.com/photo.php?v=356697817798626&set=vb.100003752322806&type=2&theater
https://www.facebook.com/photo.php?v=356794994455575&set=vb.100003752322806&type=2&theater
Organizasyon gerçekten çok derli toplu, düzenli, güvenli.. Aşırı kalabalık olmasına rağmen en ufak bir huzursuzluk, itiş kakış gürültü yoktu sokaklarda. Vaktinde başladı, vaktinde bitti..
Ama daha coşkulu olmasını beklediğimi itiraf etmeliyim. 29 Ekim'de önünden geçen bando takımını alkışlamayan teyzeler amcalar gibiydi kalabalığın çoğu. Etkinlik dedikleri sadece bir yürüyüşmüş. En gürültülü ve coşkulu aktivite birbirine bööööeeeeöö üüüüüüaaaaa diye bağıran insanlardı :) Eğlence için bizden öğreneceğiz çok şey var sevgili Amerikalılar.. Süper güçmüş, özgürlükmüş, Big Apple'mış, Columbia'ymış Yale'miş, Apple'mış Google'mış Coca-Cola'ymış.. Fasa fiso.. Eğlenemedikten sonra Amerika'yı ne yapayım ben amaann...
Her neyse de bu gece amacımız kaybettiğimiz, özlediğimiz, kutsal ruhları anmaksa onları bir kez daha saygı ve sevgiyle selamlıyorum.. Hint espirim iyiydi ama değil mi? :) Kihkih..
Thursday, October 31, 2013
Monday, October 28, 2013
eski yeni..
Küçükken İzmir'e anneannemin yanına giderken yanımızda pijama götürmez, annemle birlikte kendimize uygun pijamalar arama bahanesiyle anneannemin eski kıyafet, çanta, ayakkabı, palto, şal, düğme vb eşyalarının da olduğu dolap sandık ne varsa karıştırır, büyük bir zevkle içindekileri ortaya dökerdik. Sonra her anne ve çocuk (ki biri dışında hepsi kız olan kuzenlerim) kendine uygun bir parça seçer, bir sonraki toplaşmaya kadar saklamak üzere etrafa saçılan eskileri yine yerlerine yerleştirirdik. Büyük teyzeden kalma bir kürk, sarı tokalı yeşil deri bir çanta, büyük düğmeler, yılan derisi ayakkabılar, vatkalı kısa kazaklar.. 1950-1960'ların gardroplarını hayal edin işte :)
İzmir'e uzun süredir gidemeyip dolap eşeleyemediysek de kardeşimle babaannemin sadece 2 kapaklı dolabından, gizlice, hayatımızda gördüğümüz en yüksek platform topuklu, rengarenk bantlı ayakkabıları çıkarır bakar, giyip yürümeye çalışır, sonra da geri koyardık. Kaç yıl önce olursa olsun babaannemin günün birinde o ayakkabıları giydiği anı asla ama assssllaaa gözümün önüne getiremezdim. Anneannem tamam da babaannemi (nurlarla uyusun) hala hayal edemiyorum.. Canım..
Nenelerin, teyzelerin, annelerin yılan derisi çantalarını, vatkalı jarse elbiselerini, kuzenlerin ayakkabılarını, kardeşlerin kazaklarını sahiplenmek çok eğlenceli, çok kolay ve çok güzeldi de ikinci el kıyafet, eşya işine nedense ısınamadım.. Yıllardır açılmamış dolap kokan ve aslında belki de yıllarca arasam bulamayacağım, kıymetini bilemeyeceğim parçaları 1 lira bile olsa elime alamadım, evime sokamadım. Biraz huyluyum kabul ama sanırım nedeni tanımadığım birilerinin anılarını hayatıma sokmaktan korktum. Çok gizemli, sımsıcak, olağanüstü bir deneyim olabilecekken bir başkasının eski bulduğunu yeni olarak sokamadım hayatıma.. Ama yine de gördüğüm her ikinci el, vintage vs mağazası, dükkanı, pasajı, sergisine uğrayıp o açılmamış dolap, sandık kokusunu soluyup, o hayatlara kısa anlarla da olsa ortak olup, bir şey almadan oralardan çıkmaya devam ederim herhalde. Eğlenceli :) Ama artık giymekten sıkıldığınız Chanel tüvit ceketiniz ya da kenarları kırılmış Goyard Trunk valiziniz varsa bir konuşalım hihi :) Siz yabancı değilsiniz..
İzmir'e uzun süredir gidemeyip dolap eşeleyemediysek de kardeşimle babaannemin sadece 2 kapaklı dolabından, gizlice, hayatımızda gördüğümüz en yüksek platform topuklu, rengarenk bantlı ayakkabıları çıkarır bakar, giyip yürümeye çalışır, sonra da geri koyardık. Kaç yıl önce olursa olsun babaannemin günün birinde o ayakkabıları giydiği anı asla ama assssllaaa gözümün önüne getiremezdim. Anneannem tamam da babaannemi (nurlarla uyusun) hala hayal edemiyorum.. Canım..
Nenelerin, teyzelerin, annelerin yılan derisi çantalarını, vatkalı jarse elbiselerini, kuzenlerin ayakkabılarını, kardeşlerin kazaklarını sahiplenmek çok eğlenceli, çok kolay ve çok güzeldi de ikinci el kıyafet, eşya işine nedense ısınamadım.. Yıllardır açılmamış dolap kokan ve aslında belki de yıllarca arasam bulamayacağım, kıymetini bilemeyeceğim parçaları 1 lira bile olsa elime alamadım, evime sokamadım. Biraz huyluyum kabul ama sanırım nedeni tanımadığım birilerinin anılarını hayatıma sokmaktan korktum. Çok gizemli, sımsıcak, olağanüstü bir deneyim olabilecekken bir başkasının eski bulduğunu yeni olarak sokamadım hayatıma.. Ama yine de gördüğüm her ikinci el, vintage vs mağazası, dükkanı, pasajı, sergisine uğrayıp o açılmamış dolap, sandık kokusunu soluyup, o hayatlara kısa anlarla da olsa ortak olup, bir şey almadan oralardan çıkmaya devam ederim herhalde. Eğlenceli :) Ama artık giymekten sıkıldığınız Chanel tüvit ceketiniz ya da kenarları kırılmış Goyard Trunk valiziniz varsa bir konuşalım hihi :) Siz yabancı değilsiniz..
Monday, October 21, 2013
bulgur pilavı ve çayla büyük kavuşma
New York macerasına doğru yola çıkmadan önce hazırlıklar sırasında valize, çantalara, kolilere vs vs kuytu köşelere sucuk, peynir, mercimek, çiğdem, antep fıstığı, salça gibi yiyecekler konmaya çalışıldı. Yaklaşık 10 yıl boyunca Aydın'dan İstanbul'a yemek gönderen annem için bu çok alışılmış ve yapması da kolay bir durumdu.. Ama ben kararlıydım. Bu 1 sene de orada ne varsa onu yiyelim, dönünce zaten kaldığımız yerden devam ederiz dedim ve engel oldum.
Fakat itiraf ediyorum hata etmişim. Anneler her zaman haklıdır. İlk hasret türk kahvesi ile başladı. 3 hafta sonra bir fincan türk kahvesi için işe yaramayacak olsa da birini öldürebilirim diye düşünmeye başlamıştım. Neyseki uzun yıllar New York'ta yaşayan bir arkadaşım bizi çok güzel bir Türk restoranına götürdü ve az şekerli bir fincan kahveyle ilk hasret sona erdi. E akşamları ertesi gün Emre'nin sefer tasına koymak için yemek yapıyorum, ben salçasız yemek yapamam, onu da İtalyan mutfağına yakın lezzetlere sahip olmamızdan kurtardık, bir marketten teneke teneke domates püresi stokladık. Listenin devamı var tabii ama neleri özlediğimi saysam bitmez. Biz de bu sorunu Türk mahallesi ya da Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir yere gidip alışveriş yaparak çözebileceğimizi düşündük ve planı uygulamaya koyulduk :)
Bizim muhite nispeten daha yakın ve sadece Türklerin yaşamadığı, oldukça güzel evlerin, restoranların olduğu Cliffside Park bölgesine doğru bisikletle yol almaya başladık. Nasıl bir heyecan ve mutluluk içerisindeydik bilemiyorum çünkü gidiş dönüş yaklaşık 40 km pedal çevirdik. Üstelik oh ne güzel her yer dümdüz dediğimiz New York'ta tek yokuş bolluğu yaşanan bölgeyi keşfettik. Adından anlamamız lazımdı: Cliffside :) Ama anlamamışız. Bir tepeyi tırmandık diğeri çıktı önümüze ama yolların sonunda kebap ve lahmacun var, bas Efsun pedala baaass..
Sonunda restorana ulaştık, adı Dayı'nın Yeri, Uncle's Place :) Lahmacunu, pideyi, kebabı, çoban salatayı, ayranı büyük bir keyifle mideye indirdik. Üzerine demleme çayı hüplettik ve restoran sahibi hanımefendinin yönlendirmesi ile bir sonraki rotamıza Nizam Market'e doğru yeni tepeler tırmanmaya başladık.
Markete selamün aleyküm diyerek girdik ve o andan itibaren Mecidiyeköy Zeybek Hipermarketteydik. Sağımızda Uludağ gazoz, solumuzda Ülker çikolatalı gofret, önümüzde kahveler çaylar peynirler yoğurtlar derken 20 km bisiklete binip eve döneceğimiz için en çok özlediğimiz ve acil 2-3 parçayla ama boynumuz bükük çıkabildik marketten. Bu moral bozukluğunu gidermek için de haydi marketin karşısındaki Güllüoğlu'ndan bayramlık tatlılarımızı almaya :)
Ve orada, o ufak dükkanda, hayatımda kurabileceğim en saçma cümleyi kurdum.. Two şöbiyet and 2 Sütlü Nuriye piliiizzz :) (Merak edeniniz varsa tatlılar inanılmaz tazeydi)
Burada ne varsa afiyetle yiyorum zaten de alışık olduğum ve çok sevdiğim lezzetleri de zorla özlemeye gerek yokmuş, saçmalamışım. Ertesi akşam yemekte ana yemek olarak bol salçalı bulgur pilavı vardı mesela :) Yanında da yoğurt tabii ki..
Artık Nizam Market'in en sadık müşterisiyim. Varsa bir mağaza kartı çıkarıp puan toplar, kupon biriktirir borcam kazanırım. Dere tepe yokuş bisiklet farketmez bu marketteki her şeyi de sırayla eve taşırım :) Bir sonraki torbada çaydanlık ve 1 paket Çaykur Filiz Çay hayal ediyorum, başaracağım..
Fakat itiraf ediyorum hata etmişim. Anneler her zaman haklıdır. İlk hasret türk kahvesi ile başladı. 3 hafta sonra bir fincan türk kahvesi için işe yaramayacak olsa da birini öldürebilirim diye düşünmeye başlamıştım. Neyseki uzun yıllar New York'ta yaşayan bir arkadaşım bizi çok güzel bir Türk restoranına götürdü ve az şekerli bir fincan kahveyle ilk hasret sona erdi. E akşamları ertesi gün Emre'nin sefer tasına koymak için yemek yapıyorum, ben salçasız yemek yapamam, onu da İtalyan mutfağına yakın lezzetlere sahip olmamızdan kurtardık, bir marketten teneke teneke domates püresi stokladık. Listenin devamı var tabii ama neleri özlediğimi saysam bitmez. Biz de bu sorunu Türk mahallesi ya da Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir yere gidip alışveriş yaparak çözebileceğimizi düşündük ve planı uygulamaya koyulduk :)
Bizim muhite nispeten daha yakın ve sadece Türklerin yaşamadığı, oldukça güzel evlerin, restoranların olduğu Cliffside Park bölgesine doğru bisikletle yol almaya başladık. Nasıl bir heyecan ve mutluluk içerisindeydik bilemiyorum çünkü gidiş dönüş yaklaşık 40 km pedal çevirdik. Üstelik oh ne güzel her yer dümdüz dediğimiz New York'ta tek yokuş bolluğu yaşanan bölgeyi keşfettik. Adından anlamamız lazımdı: Cliffside :) Ama anlamamışız. Bir tepeyi tırmandık diğeri çıktı önümüze ama yolların sonunda kebap ve lahmacun var, bas Efsun pedala baaass..
Sonunda restorana ulaştık, adı Dayı'nın Yeri, Uncle's Place :) Lahmacunu, pideyi, kebabı, çoban salatayı, ayranı büyük bir keyifle mideye indirdik. Üzerine demleme çayı hüplettik ve restoran sahibi hanımefendinin yönlendirmesi ile bir sonraki rotamıza Nizam Market'e doğru yeni tepeler tırmanmaya başladık.
Markete selamün aleyküm diyerek girdik ve o andan itibaren Mecidiyeköy Zeybek Hipermarketteydik. Sağımızda Uludağ gazoz, solumuzda Ülker çikolatalı gofret, önümüzde kahveler çaylar peynirler yoğurtlar derken 20 km bisiklete binip eve döneceğimiz için en çok özlediğimiz ve acil 2-3 parçayla ama boynumuz bükük çıkabildik marketten. Bu moral bozukluğunu gidermek için de haydi marketin karşısındaki Güllüoğlu'ndan bayramlık tatlılarımızı almaya :)
Ve orada, o ufak dükkanda, hayatımda kurabileceğim en saçma cümleyi kurdum.. Two şöbiyet and 2 Sütlü Nuriye piliiizzz :) (Merak edeniniz varsa tatlılar inanılmaz tazeydi)
Burada ne varsa afiyetle yiyorum zaten de alışık olduğum ve çok sevdiğim lezzetleri de zorla özlemeye gerek yokmuş, saçmalamışım. Ertesi akşam yemekte ana yemek olarak bol salçalı bulgur pilavı vardı mesela :) Yanında da yoğurt tabii ki..
Artık Nizam Market'in en sadık müşterisiyim. Varsa bir mağaza kartı çıkarıp puan toplar, kupon biriktirir borcam kazanırım. Dere tepe yokuş bisiklet farketmez bu marketteki her şeyi de sırayla eve taşırım :) Bir sonraki torbada çaydanlık ve 1 paket Çaykur Filiz Çay hayal ediyorum, başaracağım..
Monday, October 14, 2013
bayram sabahına saatler kala..
Belki çok uzaktayımdır diye bilemiyorum da bu bayram gerçekten memleketlerine gidenlere çok özendim.. İnkar edecek değilim, bu görüşümden utanmıyorum hatta sonuna kadar arkasındayım, yılda 14 gün iznini doğru dürüst kullanamayan bizim gibi beyaz yaka için bayram tatilleri bulunmaz fırsat. Dünya büyük ve vaktimiz az.. Bayramda göremediklerini öncesinde ya da sonrasında göreceğine söz veriyorsan, bu sözüne inanıyorsan ve bunu gerçekten başarabiliyorsan bayramda istediğin yere gidebilirsin, gitmelisin :) En azından birinde.. Mesela ben küçükken, biz öyle yapardık. Birinde tatile gider (ama mutlaka 1.gün akşam), diğerinde de bir önceki bayram göremediklerimizi kesin ziyaret ederdik.
Biz büyüyünce büyükler azaldığı, bizim neslimiz de aileleri annelerimiz babalarımız kadar hızlı genişletemediği için aileler küçüldü. Bayramlar daha kolay görmezden gelinebilir oldu, tatile gitmek de kolaylaştı. Dediğim gibi bundan utanmıyorum :) Seneye bayram tatilleri için plan yapmaya başladım bile..
Ama bir ikilem var ki; çok sevdiklerimizle birlikte olmak için de vaktimiz az.. (Ailenle bayram sofrasına oturmak ya da en yakın arkadaşlarınla tatile gitmek olsun farketmez.) Dedemin gömleğini giyip gözleri ışıldayarak koltuğunda bizi karşılamasını, babaannemin mis kokusunu ve kadayıfını, gözleri pörtleten harçlıkların elimize sıkıştırılmasını, İzmir'de en sevdiğimiz yemekleri yapıp heyecanla bizi bekleyen anneannemin ve dedemin bizi gördüklerindeki sevinci.. Herkese kıs kıs gülerek "Bayramınız mibaaarek osssunn" demeyi.. Bunların hepsini şu an dünyanın herhangi bir yerinde hatta masallar ülkesinde bile olmaya tercih ederdim tabii ama insan kaybettiklerinin yerini dolduramıyor.. İspanya'da tapasa, İtalya'da şaraba, Amerika'da alışverişe, Çeşme'de Bodrum'da güneşlenmeye vs vs veriyoruz kendimizi işte :)
Umarım bu bayram ve sadece bayramlarda değil hiç bir zaman, kimsenin bir eksiği kalmaz dünyada.. Kimse aç kalmaz.. Ete, ekmeğe, suya, kadayıfa, çikolataya, aileye, arkadaşlara, keşfetmeye, öğrenmeye, barışa, şefkate, inanca, umuda, sağlığa, mutluluğa, insana, gülmeye, el öpmeye, şakalaşmaya, kuzenlere, torunlara, çocuklarına, sevgiye aç kalmaz. Bayramda nerede olduğun, kiminle olduğun önemli değil bence.. Tok olsak, birbirimiz doyursak yeter..
Cep telefonuna gelen uzun bayram mesajlarından daha uzun ama onlara benzer bir yazı yazdım sanırım.. Uzaktayım ya aşırı romantiğim :) İyi bayramlar.. İyi günler :)
Biz büyüyünce büyükler azaldığı, bizim neslimiz de aileleri annelerimiz babalarımız kadar hızlı genişletemediği için aileler küçüldü. Bayramlar daha kolay görmezden gelinebilir oldu, tatile gitmek de kolaylaştı. Dediğim gibi bundan utanmıyorum :) Seneye bayram tatilleri için plan yapmaya başladım bile..
Ama bir ikilem var ki; çok sevdiklerimizle birlikte olmak için de vaktimiz az.. (Ailenle bayram sofrasına oturmak ya da en yakın arkadaşlarınla tatile gitmek olsun farketmez.) Dedemin gömleğini giyip gözleri ışıldayarak koltuğunda bizi karşılamasını, babaannemin mis kokusunu ve kadayıfını, gözleri pörtleten harçlıkların elimize sıkıştırılmasını, İzmir'de en sevdiğimiz yemekleri yapıp heyecanla bizi bekleyen anneannemin ve dedemin bizi gördüklerindeki sevinci.. Herkese kıs kıs gülerek "Bayramınız mibaaarek osssunn" demeyi.. Bunların hepsini şu an dünyanın herhangi bir yerinde hatta masallar ülkesinde bile olmaya tercih ederdim tabii ama insan kaybettiklerinin yerini dolduramıyor.. İspanya'da tapasa, İtalya'da şaraba, Amerika'da alışverişe, Çeşme'de Bodrum'da güneşlenmeye vs vs veriyoruz kendimizi işte :)
Umarım bu bayram ve sadece bayramlarda değil hiç bir zaman, kimsenin bir eksiği kalmaz dünyada.. Kimse aç kalmaz.. Ete, ekmeğe, suya, kadayıfa, çikolataya, aileye, arkadaşlara, keşfetmeye, öğrenmeye, barışa, şefkate, inanca, umuda, sağlığa, mutluluğa, insana, gülmeye, el öpmeye, şakalaşmaya, kuzenlere, torunlara, çocuklarına, sevgiye aç kalmaz. Bayramda nerede olduğun, kiminle olduğun önemli değil bence.. Tok olsak, birbirimiz doyursak yeter..
Cep telefonuna gelen uzun bayram mesajlarından daha uzun ama onlara benzer bir yazı yazdım sanırım.. Uzaktayım ya aşırı romantiğim :) İyi bayramlar.. İyi günler :)
Friday, October 11, 2013
new yorker doğulmaz new yorker olunur..
12 yıl İstanbul'da yaşayıp hala Aydınlıyım ya şimdi 6 haftada nasıl New Yorker olabilirim ki? Olamam, olamadım, olmadan da dönerim :) Ama New Yorker gibi görünmek için bence bir kaç ipucu keşfettim..
4) Kızlar taytı unutun.. Sexy boyfriend ya da straight leg jean giyiyoruz..
5) Saçlar düz..Öyle uçlarda Çağla Şikel dalgalarına gerek yok, doğalmış gibi fönsüz ama düz.. Tepeden yuvarlamayı filan sakın sakın düşünme, tokalar çöpe..
6) Restoran, market, mağaza vs farketmez gördüğün herkese nasılsın diye soruyorsun, sana sorana da iyi canım sen nasılsın diyorsun..
7) Metroda yüksek sesle konuşana, gülene hatta şarkı söyleyenlere sus beaa der gibi bakmayacaksın. Burası özgür bir ülke, lütfen..
8) Gündüz öğünlerini sokakta yiyeceksin.. Çalışıyorsan 2 saat öğle arası, aa yemekten sonra Starbucks'tan kahve alırız gevşekliği yok.. Hatta yemeğini mikrodalga fırına girebilir bir kapta evden getireceksin. (bakınız emre) Aşırı yoğunum demekten de vazgeçmeyeceksin.
9) Uzun uzun yürüyeceğim bugün ya da haftasonu kahvaltısında spor bir ayakkabı giyeyim dersen adam gibi nikeları adidasları geçireceksin ayağına. Converse, Lacoste vb sneakerlar çöpe.. Eteğin altına dahi nike air max giyeceksin..Ama her zaman farklı tarzları aynı anda uygulayan, şık bir insansın..
10) Devamlı spor yaptığını hatırlatırım.. Günün farklı saatlerinde spor kıyaflerini giyip istediğin yerde koşabilirsin. Ya da bisikletin var yoksa da her fırsatta citibike'ın tepesindesin.
11) Çantanda her an bir parkta yere serebilmen için örtün olacak.. Örtü yoksa bankta ya da sandalyede oturduğun yerde uyuyabilmelisin..
12) Tory Burch babetin zaten var diye düşünüyorum.
13) Metroda kitap okumak zorunda değilsin, sesini açıp candy crush da oynayabilirsin. Avrupa'da değiliz dostum..
14) Elinde sürekli bir içecek olacak. Aman dehidre olmayalım. Kola mı? Dalga geçiyorsun herhalde.. Coconut water var, vitaminli sular var, buzlu yeşil çaylar var. Elinde onlar olmadan sokağa çıkamazsın.
15) Her zaman hızlı adımlarla bir yer yetişmeye çalışıyorsun unutma, karşıdan biri geliyorsa sağa sola kaymana gerek yok.. Birbirimizin içinden geçebiliriz, yavaşlatma beni.
16) Yolun sol tarafından işaret edip sağ taraftaki taksiyi durdurabileceksin.
17) Cuma akşamı çılgınlar gibi içip akşam 10'da sarhoş olup cumartesi güne bloody mary ile başlayacaksın.
O kadar da zor değil yahu. Hem bu daha başlangıç, bu adımları hakkıyla yerine getirirsen yeni görevlerin olacak :) Hepsinin sonunda Empire State'in önündeki turist avcıları seni "yukarı çıkacak mısın?" diyerek durdurmazsa New Yorker oldun. Hayırlı olsun :)
Wednesday, October 9, 2013
arkandan ağlar bak..
Amerikan porsiyonu diye bir şey vardır bilirsiniz. Tabaklar büyük, tepeleme dolu, 100 çeşit bir arada öğünler.. Bir de Amerikan markalarının kıyafetleri daha büyük olur, o kadar yerlerse büyürler tabii. Normalde 38 bedenseniz Amerikan markasında 36 bol gelir :) Biz henüz öyle kocaman, obez Amerikalılar görmedik. New York sağlıklı yaşam, spor, düzenli beslenme vs vs konularında en takıntılı şehirmiş, o yüzden herhalde. Sokaklar gece gündüz koşan insanlarla dolu, hala alışamadım. Madison Avenue'da neden koşarsın ki?
Ama kocaman Amerikan porsiyonlarıyla karşılaştık. Manhattan bölgesi biraz daha bu fit yaşamaya kafayı takmış insanlar dolu olduğu için her restoranda tabaklar o kadar büyük değil de Jersey City sonuna kadar Amerikalı :) Bu muhitin en iyi burger ve pancake'ini yapan restoranı da bize 15 dakika pedal uzaklığında sadece. Durur muyuz? Durmadık.. Önce burgerini yemeye sonra da pancake yemeye gittik. Hepsini aynı anda, hatta aynı gün yemedik tabii ki, mümkün değil zaten :)
Restoran gerçek bir Amerikan restoranı tarzında, fotoğraflara bakınca ne demek istediğimi anlayacaksınız :) Bazı yorumlarda sahibinin Yunan olduğunu yazmışlar ama emin değilim.
Hala klasik tuzlu yiyecek, çay, en son tatlı menüsüyle klasik Türk kahvaltısından yana biri olmama rağmen çikolatalı pancake'le kahvaltı yapmayı denedim. Yarısını bile yiyemedim.. Burger de pancake de gayet lezzetli lafım yok :) Bitiremezsen (bitirmeniz imkansız) kutu ister misin sorusuna evet yanıtı verince sana bir karton kutu bir de poşet getiriyorlar ki kalanı paketle, atılmasın.
Bu durum Manhattan'daki en lüks restoranlarda bile yaşanabilir. Tabaklarda yemek kaldıysa paket yaptırmak ister misiniz diye sorarlar, herkes de gayet normal bir şekilde evet der. Biz ki Nusret'te ya da kebapçıda kalan etleri bile paket yaptırmayacak kadar zengin, bir o kadar aç gözlü ve bolluk içinde yaşayan insanlarız. Paket de neymiş saçççmalama..
Ama kocaman Amerikan porsiyonlarıyla karşılaştık. Manhattan bölgesi biraz daha bu fit yaşamaya kafayı takmış insanlar dolu olduğu için her restoranda tabaklar o kadar büyük değil de Jersey City sonuna kadar Amerikalı :) Bu muhitin en iyi burger ve pancake'ini yapan restoranı da bize 15 dakika pedal uzaklığında sadece. Durur muyuz? Durmadık.. Önce burgerini yemeye sonra da pancake yemeye gittik. Hepsini aynı anda, hatta aynı gün yemedik tabii ki, mümkün değil zaten :)
Hala klasik tuzlu yiyecek, çay, en son tatlı menüsüyle klasik Türk kahvaltısından yana biri olmama rağmen çikolatalı pancake'le kahvaltı yapmayı denedim. Yarısını bile yiyemedim.. Burger de pancake de gayet lezzetli lafım yok :) Bitiremezsen (bitirmeniz imkansız) kutu ister misin sorusuna evet yanıtı verince sana bir karton kutu bir de poşet getiriyorlar ki kalanı paketle, atılmasın.
Bu durum Manhattan'daki en lüks restoranlarda bile yaşanabilir. Tabaklarda yemek kaldıysa paket yaptırmak ister misiniz diye sorarlar, herkes de gayet normal bir şekilde evet der. Biz ki Nusret'te ya da kebapçıda kalan etleri bile paket yaptırmayacak kadar zengin, bir o kadar aç gözlü ve bolluk içinde yaşayan insanlarız. Paket de neymiş saçççmalama..
Monday, October 7, 2013
uçmak ister uçamaz..
Bir süper gücün olsa ne olsun isterdin? Çok sevdiğim bir arkadaşımın sıradan anları unutulmaz kılan, masaya bomba gibi düşen, güldürürken düşündüren sorularından biri :)
Yıllar önce bu soru bir rakı masasının toplanmasına yakın sorulmuştu ve masadaki herkesin çok iddialı, yaratıcı ve bir çoğunu hatırlayamadığım dahi süper güç talepleri oldu evrenden.. Bense uçmak isterdim dedim.. Aaa efsun saçmalama, bi daha hadi bunu saymıyoruz, tamam bu sefer daha zorlayıcı ol bak, uçmak mı kihkih tepkilerini aldım masadakilerin çoğundan ama hala görünmez olmak, bir seferde 789 metreye sıçramak, saniyede 100 kelime okuyabilmek, tüm kilitleri kapıları kasaları açabilmek ya da geleceği bilmek gibi süper güç hayallerim yok. Hayır sanki hepimiz istediğimiz zaman uçabiliyoruz da uçmak yeterince süper değil :) E uçak var ya demeyin aynı şey değil, değil işte :)
Ben şimdi uçabiliyor olsaydım mesela; kardeşimin gelinlik provalarını, evlilik heyecanlarını kaçırmayacaktım.. Yeğenimin ilk adımlarını, minik dişleriyle buluşmasını, çok sevdiğim arkadaşlarımın düğünlerini, doğum günlerini, zaferlerini, kayıplarını, vedalarını da.. Neredeyse 25 senedir, biri sağımda biri solumda duran, vazgeçilmez, onlarsız yaşanmaz canım arkadaşlarımdan birinin bebişini kucağına aldığı, o minik insanın aramız katıldığı unutulmaz anı da..
Kuş olup uçamadım ama kaçırdıklarımı telafi etmek için bir ömür yanınızda ağaç gibi kök salacağım söz.. İnşallah beni de AVM yapmak için telef etmezler..
Atlas, hoşgeldin teyzeciğim hayatımıza.. Biz annenle birbirimizi hiç bırakmadık, seni de şimdilik kucağımıza sonra da yanımıza alıp devam ediyoruz yolumuza..
Yıllar önce bu soru bir rakı masasının toplanmasına yakın sorulmuştu ve masadaki herkesin çok iddialı, yaratıcı ve bir çoğunu hatırlayamadığım dahi süper güç talepleri oldu evrenden.. Bense uçmak isterdim dedim.. Aaa efsun saçmalama, bi daha hadi bunu saymıyoruz, tamam bu sefer daha zorlayıcı ol bak, uçmak mı kihkih tepkilerini aldım masadakilerin çoğundan ama hala görünmez olmak, bir seferde 789 metreye sıçramak, saniyede 100 kelime okuyabilmek, tüm kilitleri kapıları kasaları açabilmek ya da geleceği bilmek gibi süper güç hayallerim yok. Hayır sanki hepimiz istediğimiz zaman uçabiliyoruz da uçmak yeterince süper değil :) E uçak var ya demeyin aynı şey değil, değil işte :)
Ben şimdi uçabiliyor olsaydım mesela; kardeşimin gelinlik provalarını, evlilik heyecanlarını kaçırmayacaktım.. Yeğenimin ilk adımlarını, minik dişleriyle buluşmasını, çok sevdiğim arkadaşlarımın düğünlerini, doğum günlerini, zaferlerini, kayıplarını, vedalarını da.. Neredeyse 25 senedir, biri sağımda biri solumda duran, vazgeçilmez, onlarsız yaşanmaz canım arkadaşlarımdan birinin bebişini kucağına aldığı, o minik insanın aramız katıldığı unutulmaz anı da..
Kuş olup uçamadım ama kaçırdıklarımı telafi etmek için bir ömür yanınızda ağaç gibi kök salacağım söz.. İnşallah beni de AVM yapmak için telef etmezler..
Atlas, hoşgeldin teyzeciğim hayatımıza.. Biz annenle birbirimizi hiç bırakmadık, seni de şimdilik kucağımıza sonra da yanımıza alıp devam ediyoruz yolumuza..
Sunday, October 6, 2013
köşe kapmaca..
Sanırım New York'ta en çok meydanları sevdim. 2 sokak arasına serpiştiriverdikleri, kimisini parkla bağladıkları, kimisine masalar sandalyeler attıkları meydan denir mi bilmem köşeleri sevdim. Ben zaten Avrupa'da da gittiğim her şehirde hep meydanları severdim :) Ama bizim bildiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımız şehirlerden alışık olduğumuz ortasında anıt olan, bir tarafında otobüs duraklarının olduğu, beton yığını meydanları değil. Etrafı kafelerle çevrili, yerlerde insanların oturduğu, bir çok sokağın buluştuğu, kafeleri yoksa bile içerisinde bankların, sandalyelerin olduğu, az çok farketmez çiçeklerin, çimenlerin serpiştirildiği meydanları. Adı meydan olmasa ya da meydan kelimesinin çağrıştırdığı gibi kocaman olmasa da sokakları, caddeleri, yolları, şehri insanlarla birleştiren köşeleri seviyorum.
Ve New York'ta da adım başı bu köşelerden var :) Şehrin düz oluşuna aldanıp her yere yürümeye kalktıp yorulduğumda, karnım acıktığında ya da susadığımda bir şeyler yiyip içmek istediğimde, yolumu şaşırıp nereye gideceğime bakmam gerektiğinde ya da sadece canım geleni geçeni izlemek istediğinde hep oturabileceğim meydancıklar var..
Hala neden böyle sokakların köşelerine şemsiyeli meydanlar, oturma alanları, bazılarında wireless bile olan oturma alanları yapmışlar, hem de bu kadar çok ve sık yapmışlar anlayamıyorum. Bir sürü park da var şehirde ama zihniyet meselesi işte aklım almıyor :) Ama Mecidiyeköy'de viyadüğün altındaki o koskoca alanda (hani abuk sabuk kermesler yapılıyor bazen) beyaz şemsiyeli, dandik de olsa masalı sandalyeli bir yer olsa? Kafe değil ama oturacağız sadece.. Ya da Bağdat Caddesi'nin kocaman kaldırımlarının bir kaçının köşesinde ortası çimenlerle çevrili 4-5 bank olsa? Kalabalık, boğaz kenarındaki semtlerde olan parklardan bahsetmiyorum, alelade yerlere yapılsalar.. Hayal etmesi zor olabilir diye bir kaç örneğin resmini koydum :) En sevdiklerim Herald Square, Rockefeller Center'ın önündeki oturma alanı ve Madison Square Park'ın yanındaki meydancıklar..
Şehrin içinde, şehrin bizzat kendisiyle vakit geçirmek ve daha çok o şehirli olmak için en güzel yerler bence bu meydancıklar.. İstanbul'a da yapılırlar, çoğalırlar belki bu köşecikler günün birinde hm? Çare Sarıgül :)
Saturday, October 5, 2013
italyan atalarıma saygılarımla..
Başlarda gece gündüz çalışan ve koskocaman bir yapıya dönüşen Zorlu Center'ı görünce heyecanlanıyordum. Ama sonra gerçekten o kadar büyüdü ve beton yığını hale geldi ki hem o görüntüden korkmaya başladım hem de diğer büyük AVM'ler gibi sıradanlaştı gözümde. İçerisi dışarısı şu an ne durumda ya da yakında nasıl olacak çok bilemiyorum tabii ama sanırım sıra sıra mağazalar açılmaya başladı. Müzikallere ev sahipliği yapacak olması da çok heyecan verici.. Yeme içme, restoran haberleri de gelmeye başladı ki Eatly İstanbul şubesini Zorlu Center'a açacakmış. Aslında bu haber 2012'nin başlarında da çıkmış ama farketmemişim, Eatly'den haberim yoktu o yüzden olabilir :)
Eatly'nin olduğu 23. Cadde için toplu bir post yazacaktım ama madem şimdi gündeme girdi, ayrıca yazabiliriz. Çünkü benim için Eatly, "New York'a gelen bir Türk neden İtalyan ürünlerinin satıldığı bir yerde uzun uzun vakit geçirir ki? Bence buraya vakit kalırsa gidilir, şart değil." diye düşündüğüm bir yerdi. İtalya istesem taa Amerika'ya gelmem, burnumun dibinde miss gibi Roma var, Milano var.. Ama garip olan da şu ki Eatly, New York'ta turistlerin en çok tercih ettiği 3. mekanmış. Bence onlar Amerikan turist :)
http://www.eataly.com
Eatly, isminden de anlaşılabileceği gibi İtalya'da ne yemek, ne içmek isterseniz bulabileceğiniz büyük biiirrr hmm market mi desem pazar mı desem restoran mı şarküteri mi bilemediğim bir yer :) Zeytin, zeytinyağı, peynir, şarap, mantar, çikolata, dondurma, makarna, pizza, ekmek, sos çeşitleri, deniz mahsülleri, et, sebze, meyve, mutfak eşyaları, yemek kitapları, dondurma, tatlılar, şekerlemeler, kahve satılan ve aklıma gelen çeşitler. Yemek istediklerinizi hem satın alabiliyor hem de içindeki restoranlarda ya da ortadaki yeme içme alanında afiyetle yiyebiliyorsunuz.
Ben ne zaman gitsem oldukça kalabalıktı ama özellikle akşamları, hafta içi hafta sonu farketmez, rezervasyonsuz ya da ortalama 45 dakika-1 saat beklemeden bir yere oturabilmeniz imkansız. Çok şık restoran seçenekleri olduğu gibi daha spor ve rahat vakit geçirebileceğiniz restoranlar da mevcut. Ama oturmam şart değil alır giderim hemen karşısındaki Madison Square Park'ta afiyetle yerim derseniz de süper fikir bence :) Ya da çok aç değilseniz bir çok yerden farklı şeyler alıp yiyerek de içeride gezebilirsiniz. Yok evde pişiririm ben derseniz de gerçekten her şey çok taze ve çok lezzetli, hepsinin üzerinde de product of Italy yazıyor. Ama Aydın'da Salı Pazarı'nda göreceğim güzellikte yayla domatesleri var reyonda inanmazsınız :)
Bana burasıyla ilgili garip gelen tek şey madem İtalya'yı bu kadar ayağımıza getirmeye çalıştınız neden içeride Pretty Woman gibi şarkılar çaldığı ya da neden bazı mekanlarda yüksek sesle ve neşeli konuşan İtalyanlar olmadığı. Duvarda harita ve İtalya'ya dair bir kaç metin var o kadar. İbrahim Tatlıses bile Tatlıses Lahmacun'da Urfalılar'ı çalıştırıyor ki kendimizi gerçekten Urfa'da kebap yiyor gibi hissedelim. Bu yorumu yetkililere bir mektup ile iletmeyi hedefliyorum :)
Gözünüzde canlandırması çok zor olmadı eminim ama City's Mahalle eğer içinde biraz daha pişmemiş ürün satılsaydı buraya gerçekten daha çok benzerdi :) Bir de tamamen kapalı olmasına rağmen içeride zerre yemek kokusu yok. Biraz olsa fena olmazmış gerçi ama yok :)
Önünde her zaman sıra olan yerlerden biri de tabii ki dondurmacı. Gün ortasında bazı çeşitler bitmiş oluyor ama bence yiyecekleri biraz yerelleştiriyorlar çünkü burada yediğim dondurmanın hemen hemen her çeşidi çok şekerliydi, İtalya'dakiler gibi değil :) Biz Türkler çok şekerli dondurma sevmeyiz diye de not düşeyim mektubuma :)
Güzel bir yemek için ne gerekiyorsa yaparım, yiyip içip gülsek yatsak uyusak uyanıp yine yiyip içsek diye hayaller kurduğumdan da atalarımın İtalyan olduğunu düşünürüm :) Anne? Baba? Eatly'nin duvarında gördüğüm bu yazı da hayat felsefem sayılabilir. Burada ne kadar sık giderim bilmiyorum ama güzel birer porsiyon prosciutto, spaghetti, risotto ya da et yemek için İstanbul'da müdavimi olacağım kesin.. Bekle beni Zorlu Center.. Her cuma oradayım artık :)
Eatly'nin olduğu 23. Cadde için toplu bir post yazacaktım ama madem şimdi gündeme girdi, ayrıca yazabiliriz. Çünkü benim için Eatly, "New York'a gelen bir Türk neden İtalyan ürünlerinin satıldığı bir yerde uzun uzun vakit geçirir ki? Bence buraya vakit kalırsa gidilir, şart değil." diye düşündüğüm bir yerdi. İtalya istesem taa Amerika'ya gelmem, burnumun dibinde miss gibi Roma var, Milano var.. Ama garip olan da şu ki Eatly, New York'ta turistlerin en çok tercih ettiği 3. mekanmış. Bence onlar Amerikan turist :)
http://www.eataly.com
Eatly, isminden de anlaşılabileceği gibi İtalya'da ne yemek, ne içmek isterseniz bulabileceğiniz büyük biiirrr hmm market mi desem pazar mı desem restoran mı şarküteri mi bilemediğim bir yer :) Zeytin, zeytinyağı, peynir, şarap, mantar, çikolata, dondurma, makarna, pizza, ekmek, sos çeşitleri, deniz mahsülleri, et, sebze, meyve, mutfak eşyaları, yemek kitapları, dondurma, tatlılar, şekerlemeler, kahve satılan ve aklıma gelen çeşitler. Yemek istediklerinizi hem satın alabiliyor hem de içindeki restoranlarda ya da ortadaki yeme içme alanında afiyetle yiyebiliyorsunuz.
Ben ne zaman gitsem oldukça kalabalıktı ama özellikle akşamları, hafta içi hafta sonu farketmez, rezervasyonsuz ya da ortalama 45 dakika-1 saat beklemeden bir yere oturabilmeniz imkansız. Çok şık restoran seçenekleri olduğu gibi daha spor ve rahat vakit geçirebileceğiniz restoranlar da mevcut. Ama oturmam şart değil alır giderim hemen karşısındaki Madison Square Park'ta afiyetle yerim derseniz de süper fikir bence :) Ya da çok aç değilseniz bir çok yerden farklı şeyler alıp yiyerek de içeride gezebilirsiniz. Yok evde pişiririm ben derseniz de gerçekten her şey çok taze ve çok lezzetli, hepsinin üzerinde de product of Italy yazıyor. Ama Aydın'da Salı Pazarı'nda göreceğim güzellikte yayla domatesleri var reyonda inanmazsınız :)
Bana burasıyla ilgili garip gelen tek şey madem İtalya'yı bu kadar ayağımıza getirmeye çalıştınız neden içeride Pretty Woman gibi şarkılar çaldığı ya da neden bazı mekanlarda yüksek sesle ve neşeli konuşan İtalyanlar olmadığı. Duvarda harita ve İtalya'ya dair bir kaç metin var o kadar. İbrahim Tatlıses bile Tatlıses Lahmacun'da Urfalılar'ı çalıştırıyor ki kendimizi gerçekten Urfa'da kebap yiyor gibi hissedelim. Bu yorumu yetkililere bir mektup ile iletmeyi hedefliyorum :)
Önünde her zaman sıra olan yerlerden biri de tabii ki dondurmacı. Gün ortasında bazı çeşitler bitmiş oluyor ama bence yiyecekleri biraz yerelleştiriyorlar çünkü burada yediğim dondurmanın hemen hemen her çeşidi çok şekerliydi, İtalya'dakiler gibi değil :) Biz Türkler çok şekerli dondurma sevmeyiz diye de not düşeyim mektubuma :)
Güzel bir yemek için ne gerekiyorsa yaparım, yiyip içip gülsek yatsak uyusak uyanıp yine yiyip içsek diye hayaller kurduğumdan da atalarımın İtalyan olduğunu düşünürüm :) Anne? Baba? Eatly'nin duvarında gördüğüm bu yazı da hayat felsefem sayılabilir. Burada ne kadar sık giderim bilmiyorum ama güzel birer porsiyon prosciutto, spaghetti, risotto ya da et yemek için İstanbul'da müdavimi olacağım kesin.. Bekle beni Zorlu Center.. Her cuma oradayım artık :)
Thursday, October 3, 2013
Newport sokak modası vol 1..
Newport'umuz son derece uluslararası ve New York sokak modasına damga vuran teyze ve amcalarla, genç insanlarla dolu.. Defalarca fotoğraflamaya çalıştım ama şaşkınlıktan başaramamıştım. Yine başardım sayılmaz gerçi de teyzenin dibine girip 2-3 fotoğrafını çektim. (gölgeye dikkat)
Nasıl cesaret ettim inanılmaz da ablacım bir de önden alabilir miyim blog yazıyorum da Türkiye'deki arkadaşlarıma göstereceğim sizi diyemedim. Ama günün birinde buna yakın bir şey söyleyip size bu teyzeciklerin önden çekilmiş fotoğraflarını da göndereceğim. Bazılarının göbeği açık, bazılarının sırtı. Şimdiden hazır olun diye söyledim.. Dahası var bu kıyafetle spor salonunda cross trainerda spor yapanını gördüm. Bence görülecek daha ilginç birşey kalmadı hayatta, ölebilirim...
Nasıl cesaret ettim inanılmaz da ablacım bir de önden alabilir miyim blog yazıyorum da Türkiye'deki arkadaşlarıma göstereceğim sizi diyemedim. Ama günün birinde buna yakın bir şey söyleyip size bu teyzeciklerin önden çekilmiş fotoğraflarını da göndereceğim. Bazılarının göbeği açık, bazılarının sırtı. Şimdiden hazır olun diye söyledim.. Dahası var bu kıyafetle spor salonunda cross trainerda spor yapanını gördüm. Bence görülecek daha ilginç birşey kalmadı hayatta, ölebilirim...
Wednesday, October 2, 2013
mantarlı pilav
Pilavı çok severim. Her türlüsünü hem de. Şehriyeli, domatesli, nohutlu, tavuklu, enginarlı vs vs hepsini çook severim. Çin lokantalarındaki tatsız tutsuz katur kutur bezelyeli olanlarını bile.. Kalorisine bakmadan da kaşık kaşık yerim, pek de güzel yaparım. Tane tane olur, yiyenler doyamaz, bir tabak daha ister :)
Pirinç sever biri olarak tabii ki risottoyu da severim. Güzel olacağına inandığım restoranlarda da denerim. Bugüne kadar evde denememiş olmam şaşırtıcıydı, ben de denedim. Fikir aklıma düşer düşmez soluğu markette aldım, gerekli malzemeleri de temin ettim. Annemin daha önce risotto yaptığını görmedim o yüzden tarif için de mecburen internete döndüm yüzümü. Şimdi buradan risotto tarifi verecek değilim, ama bu macerada başıma gelenleri yazmak isterim :)
Öncelikle eve çok yakın ve içerisi gıda dolu markette şarap satılmadığını yeni farkettim. 1 ayı geçti buraya geleli o markette alkollü içecek satılmadığını farketmemişim. Alkole de oldukça düşkünümdür aslında :) Bim'in Newport şubesi gibi, dön dolan alkol yok aaa. Neyse ki hemen yanında kocamaaan bir tekel bayisine benzer alkollü içecek dükkanı var, marketten çıkınca bir koşu onu hallederim. Listede sırada porçini mantarı var, ama 9 çeşit mantarın olduğu reyonda porçini mantarı yok. Karışık bir mantar buldum, doğranmış. Onu aldım yürüdüm ne yapalım. Arborio pirinç de tamam ama son şaşkınlığı tereyağında yapmışım. Tereyağını tencereye koydum, erisin diye bekliyorum da aaa bizim bildiğimiz tereyağlarından değil bu. Nasıl aceleyle aldıysam onu da reyondan, tereyağı lezzeti ve kıvamında bilmem ne yağı almışım.
Neyse sonuçta malzemeler tam. Geçen hafta sağ el işaret parmağımı nefis bir darbeyle kestiğim için soğanları Emreciğim minik minik doğradı. Pek marifetli bu işte :) Soğanları tereyağına benzer bir yağda azıcık kavurdum, genelde yakmaya yakın hale getiririm yemek yaparken ama bu yemek hassas bir yemek, bu nedenle aman yanmasın derken pirinci boşalttım tencereye de soğanları biraz diri bırakmışım.
Sıra geldi suyu çektire çektire, pirinçleri lapa lapa hale getirene kadar et suyunu dökmeye. Home Tv'de filan yemek programlarını izlerken kutulu satılan et suyu olayına bayılırdım. Makarnaya bile et suyu koymayı çok severim. Ay nasıl mutluyum o et suyunu dökerken. İşte benim Amerikan rüyam hahaha :) Kollar yorulmaya başlayınca suyu o kadar yavaş dökmediğimi de itiraf ediyorum..
Pirinçler yumuşayınca mantarları boca ettim tencereye, bir iki tur karıştırdım. Sonra o an geldi. Bir bardak şarap eklenecek yemeğe. Ama evde tirbüşon yok. O kadar da alkole düşkünüz aa yakıştı mı bize? Tabii ki bir çoğunuzun hatırlayacağı o öğrenci evi rezaleti yaşandı evde. Mantar, şişenin içerisine fıloşş diye düşürülerek şarap açıldı :) Tezgah, eller kollar yüzler, yerler şarap oldu. Bir bardak şarap ve ardından parmesan peyniri de yemeğe eklendi. Risotto da pişti.
Pişti pişmesine de benim daha önce gördüğüm o bembeyaz ve sadece mantarların koyu renkli olduğu rissotolar gibi olmadı. Biraz sarımtırak bir rengi vardı ama koyduk tabaklara, oturduk sofraya.
Emre bir kaşık aldı, oooo aaa uuu harika olmuş, vay bee ilk seferde bayağı becerdin diye diye yemeye başladı. Ah ben bir heyecanlandım bir kaşık aldım ki bir restoranda önüme koysalar çok açsam yerim :) Şaka şaka, o kadar kötü değil. Baya güzel pişmiş tüm malzemeler, kıvamı da yerinde. Ama sanırım şarabı biraz fazla kaçmış, ya da güzel çektirememişim bilemedim :) Ama tabii ki denemeye devam.
Emre pide sayıklamaya başladı, bir akşam da kıymalı pide yapayım diyorum :) Hahah yeni maceralara hazır ol mutfak..
Pirinç sever biri olarak tabii ki risottoyu da severim. Güzel olacağına inandığım restoranlarda da denerim. Bugüne kadar evde denememiş olmam şaşırtıcıydı, ben de denedim. Fikir aklıma düşer düşmez soluğu markette aldım, gerekli malzemeleri de temin ettim. Annemin daha önce risotto yaptığını görmedim o yüzden tarif için de mecburen internete döndüm yüzümü. Şimdi buradan risotto tarifi verecek değilim, ama bu macerada başıma gelenleri yazmak isterim :)
Öncelikle eve çok yakın ve içerisi gıda dolu markette şarap satılmadığını yeni farkettim. 1 ayı geçti buraya geleli o markette alkollü içecek satılmadığını farketmemişim. Alkole de oldukça düşkünümdür aslında :) Bim'in Newport şubesi gibi, dön dolan alkol yok aaa. Neyse ki hemen yanında kocamaaan bir tekel bayisine benzer alkollü içecek dükkanı var, marketten çıkınca bir koşu onu hallederim. Listede sırada porçini mantarı var, ama 9 çeşit mantarın olduğu reyonda porçini mantarı yok. Karışık bir mantar buldum, doğranmış. Onu aldım yürüdüm ne yapalım. Arborio pirinç de tamam ama son şaşkınlığı tereyağında yapmışım. Tereyağını tencereye koydum, erisin diye bekliyorum da aaa bizim bildiğimiz tereyağlarından değil bu. Nasıl aceleyle aldıysam onu da reyondan, tereyağı lezzeti ve kıvamında bilmem ne yağı almışım.
Neyse sonuçta malzemeler tam. Geçen hafta sağ el işaret parmağımı nefis bir darbeyle kestiğim için soğanları Emreciğim minik minik doğradı. Pek marifetli bu işte :) Soğanları tereyağına benzer bir yağda azıcık kavurdum, genelde yakmaya yakın hale getiririm yemek yaparken ama bu yemek hassas bir yemek, bu nedenle aman yanmasın derken pirinci boşalttım tencereye de soğanları biraz diri bırakmışım.
Sıra geldi suyu çektire çektire, pirinçleri lapa lapa hale getirene kadar et suyunu dökmeye. Home Tv'de filan yemek programlarını izlerken kutulu satılan et suyu olayına bayılırdım. Makarnaya bile et suyu koymayı çok severim. Ay nasıl mutluyum o et suyunu dökerken. İşte benim Amerikan rüyam hahaha :) Kollar yorulmaya başlayınca suyu o kadar yavaş dökmediğimi de itiraf ediyorum..
Pirinçler yumuşayınca mantarları boca ettim tencereye, bir iki tur karıştırdım. Sonra o an geldi. Bir bardak şarap eklenecek yemeğe. Ama evde tirbüşon yok. O kadar da alkole düşkünüz aa yakıştı mı bize? Tabii ki bir çoğunuzun hatırlayacağı o öğrenci evi rezaleti yaşandı evde. Mantar, şişenin içerisine fıloşş diye düşürülerek şarap açıldı :) Tezgah, eller kollar yüzler, yerler şarap oldu. Bir bardak şarap ve ardından parmesan peyniri de yemeğe eklendi. Risotto da pişti.
Emre bir kaşık aldı, oooo aaa uuu harika olmuş, vay bee ilk seferde bayağı becerdin diye diye yemeye başladı. Ah ben bir heyecanlandım bir kaşık aldım ki bir restoranda önüme koysalar çok açsam yerim :) Şaka şaka, o kadar kötü değil. Baya güzel pişmiş tüm malzemeler, kıvamı da yerinde. Ama sanırım şarabı biraz fazla kaçmış, ya da güzel çektirememişim bilemedim :) Ama tabii ki denemeye devam.
Emre pide sayıklamaya başladı, bir akşam da kıymalı pide yapayım diyorum :) Hahah yeni maceralara hazır ol mutfak..
Subscribe to:
Posts (Atom)



































