Amerika'da (sanırım) yılın en önemli günü geldi geçti bile.. Aylardır holiday season ve Black Friday indirimleri yayınlanıyor, haftalardır TV'de her programda değişik bir hindi tarifi veriliyor, son günlerde haberlerin yarısında Thanskgiving tatili boyunca havanın nasıl olacağından bahsediliyor, bir çok iş yeri ve okul tüm hafta tatile giriyor, etrafta bizim yılbaşında kapılara taktığımız o kırmızı çiçekli yuvarlak adını bilemediğim süs dolu.. Vs vs vs..
Cehaletimi mazur görün, Şükran Günü'nü de tıpkı Cadılar Bayramı gibi dini bir olay sanıyordum. Değilmiş :) Amerikalı ve Kanadalı kardeşlerimize özel (farklı tarihlerde kutlasalar da) bir ulusal tatilmiş meğer.. Güzel fikir, mahsülden olayı doğaya ya da birilerine teşekkür etmek ve bunu ulusal bir bayram haline getirmek gerçekten güzel fikir bence. Adamlar yıl boyu son derece bireysel yaşadıkları için de bu bayramda bizim güzel bayram tatillerimizde yaptığımız gibi Avrupa'ya akmak yerine evlerine koşuyorlar. Evlerde 15-20 kişilik yemekler pişiyor, tüm aile yiyor, içiyor, sarhoş oluyor ve dağılıyorlar. Fulya Terim nasıl bir sofra hazırlardı acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Biz de kurstaki 4 çocuklu bir arkadaşımın 18 kişilik yemeğine davet aldık fakat "ah canım zaten kalabalıksınız, 2 kişi bir de biz eklenmeyelim, daha sonra inşallah" şeklinde kibarca reddedip evde kendi usulümüzce teşekkür ettik evrene :)
Şükran Günü burada bir kaç ritüelle taçlanıyor, Black Friday bunlardan sadece bir tanesi. Gün, New York'ta düzenlenen Macy's Thanksgiving Parade ile başlıyor. Etkinlik boyunca ikonik karakterlerin devasa balonları ünlü şarkıcılarla birlikte New York sokaklarında halkı selamlarken Herald Square'de yer alan ve dünyanın en büyük mağazası ünvanına sahip Macy's önünde de meşhur müzikallarden tanıtıcı kısımlar sahneleniyor. Biz etkinliğe tam başladığı saatte gidebildiğimiz için etkinliği içinden izleme fırsatımız olmadı. Garip bir güvenlik önlemi ile etkinliğin olduğu sokaklar 1-2 sıra dolduğunda o sokaklara giren alternatif sokakları kapatıyor polis ve görsen de içine giremediğin, sanki seni aralarına almamışlar da dışlanmışsın gibi hissettiğin bir durum oluyor. Biz o dışlanan grubun en önündeydik ama o dışlanmışlık hissi sinirimi bozmadı değil :) E vaktinde gitseydin derseniz de haklısınız ama son bir kaç gündür o kadar şiddetli bir rüzgar var ki balonların uçup uçmayacağı sabah belli oldu ve biz balonlar yoksa biz de yokuz demiş ve o soğukta evden izlemeyi sokakta olmaya tercih etmiştik, zira etklinlik canlı yayınlanıyor :)
Bu etkinlik biter bitmez tabii ki ailecek izlenen o büyük spor olayı başlıyor. Amerikan futbolu maçı :) Hatta öyle ki biri bitiyor, araya yine bütün yıl beklenen National Dog Show giriyor ve ardından bir maç daha başlıyor. Bu arada ilk kez köpek yarışması izledim ve aşırı eğlendim. Benim favorim kendi dalında birinci oldu ama genel yarışmada dereceye giremedi :) İlk resim birinci olan, ikincisi de çok tatlı dimiii canım..
Etkinlikler iyi hoş da yemeğe geçelim artık.. Bizde kutlama menüleri malum.. 2-3 çeşit zeytinyağlı, dolma da olsa pilav, köfte ya da et (yaz kış mangalcıyız), mezeler, mevyeler ve rakı.. Bu menünün hepsini 2 kişi için kendi kendimize pişirmemiz biraz zordu. Küçültülmüş bir halini hazırladık evde, koyduk rakımızı yedik yemeğimizi.. Şükrettik, dualar ettik falan filan.. Güzel güzel rakımızı da içtik çünkü saat 8'de açılacak ve bir günden uzun süre açık kalacak mağazalardan birine gitmeye karar vermiştik ve alacak birşeyimiz olmadan o garip ortama girmeyi göze almak için kafamızın biraz güzel olması gerekiyordu :)
Black Friday'de neler oluyor? Başımıza neler geldi? Ezilme riskini almaya değer mi? Gerçekten çok mu ucuz? gibi soruların yanıtı bir sonraki yazıda :) Hohohoho gazeteci gibi oldum. Röportajın devamı haftaya bilmem ne bilmem ne gazetesinde..
Saturday, November 30, 2013
Monday, November 25, 2013
tabildot ya da table d'hote..
Yazları Kuşadası'nda kahvaltı sofrasındayız.. Hafta içi öğlene yakın saatlerde edilen kahvaltının katılımcıları annem, kardeşim, anneannem, ben sofradayız.. Daha çaylar bitmeden anneannem o soruyu patlatıyor: "Akşama ne pişirelim Gülsen?" Hohoho düşününce gülmeden duramadım :) "E anne daha kahvaltımız bitmedi ne bileyim bakarız" cevabı anneannemi durduramaz.. Dolaptan fasulye mi börülce mi farketmez yazın ortasına en yakışan yeşil zebze (zebzede bir yazım hatası yok, aile içi şaka var) çıkarılır, kahvaltı masası toplanana kadar onlar ayıklanır ve sofra toplanır toplanmaz yemek ateşe konur.. Oooh içimiz rahatladı, akşama yemeğimiz hazır işte..
Bakmayın şimdi yazarken güldüğüme de kadın kaç yıllık ev hanımı, bir bildiği varmış ve haklıymış. Akşam yenecek yemeğe karar verilen ve sonrasında da o yemeğin ocağa konduğu anlar ooofff nasıl içi rahatlıyormuş insanın.. Geçen 3 ayda en büyük derdim akşam ne yiyeceğiz sorusuna cevap bulmak. Zaman zaman lahmacun, döner krizimiz tuttuğunda internetten bir yerden lahmacun bulup kurtardığım ya da parça pinçik edilmiş et alıp pita ekmeğiyle yalancı döner yapıp yırttığım akşamlar oldu.
Sebzeden yana da şanslıyım çok şükür Amerika'da tarım iyi :) Karnabaharından kerevizine, enginarından ıspanağına, pırasasından fasulyesine patlıcanına herşey lezzetli. Et deseniz zaten hepsinden ucuz. Saçma bir kıyaslama gibi gelecek belki ama bir paket Doritos cipsle 2 parça biftek aynı fiyat :) Etin ucuz olmasından mütevellit aşağıdaki yemekte patatesten çok kıyma var mesela..
Ohoo düşünecek ne var o zaman yap eti, koy yanına salatayı, al sana akşam yemeği.. Hee söylemesi kolay, her akşam da et yenmez sonuçta, zararlı :) Kendimi tekrar etmeyi de zaten hiç sevmem, hala çok hızlı olmasam da mutfakta kendi çapımda bir iddiam var. En kötü 2 haftada 1 aynı yemeği yaparım, şehriye çorbası hariç. O torpilli, onu her akşam yapabilirim, aa yine mi şehriye çorbası lafına da aldırış etmem evet hmm çok güzel olmuş der hüpletirim, ertesi gün canım isterse yine yaparım. Bir de 2 gün üstüste aynı şeyi yiyemem (dedeme çekmişim), o yüzden de haftada en azından 5 kez yemek pişirmem lazım, bir de Emre Bey'in sefer tasına ayrıca yemek pişirmeye niyetlenirsem bu sayı 7'ye 8'e çıkabilir. Bu koskoca paragraftan anlayacağınız üzere ne yemek yapacağım sorusunun yanıtını bulmak büyük bir dert benim için. İnanmazsınız bamya bile yaptım ki aç kalsam yemem. (Zaten ben yemedim) Emre nefret etmesine rağmen karnabahar brokoli bile pişirdim. (Pişmemiş hali daha sevimliydi)
Ama sonunda tükendim. Markete gidip reyonda puflayarak kalakalmaktan usandım. Sonunda da aklıma şöyle bir fikir geldi bugün. Elimin altındaki sebzeleri, etleri, balıkları, makarnaları, prinçleri ve bu malzemelerle yapılabilecek yemekleri büyük bir liste yapayım. Bir arada yapılabilecek olanları, yalnız başına yapılacakları vs düşünüp pişirdiklerimin yanına tik atayım. Tik sayısını fazla tekrarlamadan, sağdan soldan annemden eşten dosttan duyduğum, henüz yapmadığım yeni yemekleri listenin altına ekleyip aklıma yatanı pişireyim.. Hem de planlı yaşama çabama destek olur. Vuhu baya aklıma yattı şimdi yazınca :) Ama bamyaya ve pırasaya çok pişirmeden bol bol tik koyarım, hile yaparım :)
Maharetlerimi de bu sayfada sergiliyorum ki yarın bir gün aklınıza ne pişireceğiniz gelmez, faydam dokunur ya da her Türk gencinin hayalini biriniz gerçekleştirir de restoran kafe bir yer açarsanız usta olarak kimi alsam derseniz sizin faydanız dokunur hihi :)
Bakmayın şimdi yazarken güldüğüme de kadın kaç yıllık ev hanımı, bir bildiği varmış ve haklıymış. Akşam yenecek yemeğe karar verilen ve sonrasında da o yemeğin ocağa konduğu anlar ooofff nasıl içi rahatlıyormuş insanın.. Geçen 3 ayda en büyük derdim akşam ne yiyeceğiz sorusuna cevap bulmak. Zaman zaman lahmacun, döner krizimiz tuttuğunda internetten bir yerden lahmacun bulup kurtardığım ya da parça pinçik edilmiş et alıp pita ekmeğiyle yalancı döner yapıp yırttığım akşamlar oldu.
Sebzeden yana da şanslıyım çok şükür Amerika'da tarım iyi :) Karnabaharından kerevizine, enginarından ıspanağına, pırasasından fasulyesine patlıcanına herşey lezzetli. Et deseniz zaten hepsinden ucuz. Saçma bir kıyaslama gibi gelecek belki ama bir paket Doritos cipsle 2 parça biftek aynı fiyat :) Etin ucuz olmasından mütevellit aşağıdaki yemekte patatesten çok kıyma var mesela..
Ohoo düşünecek ne var o zaman yap eti, koy yanına salatayı, al sana akşam yemeği.. Hee söylemesi kolay, her akşam da et yenmez sonuçta, zararlı :) Kendimi tekrar etmeyi de zaten hiç sevmem, hala çok hızlı olmasam da mutfakta kendi çapımda bir iddiam var. En kötü 2 haftada 1 aynı yemeği yaparım, şehriye çorbası hariç. O torpilli, onu her akşam yapabilirim, aa yine mi şehriye çorbası lafına da aldırış etmem evet hmm çok güzel olmuş der hüpletirim, ertesi gün canım isterse yine yaparım. Bir de 2 gün üstüste aynı şeyi yiyemem (dedeme çekmişim), o yüzden de haftada en azından 5 kez yemek pişirmem lazım, bir de Emre Bey'in sefer tasına ayrıca yemek pişirmeye niyetlenirsem bu sayı 7'ye 8'e çıkabilir. Bu koskoca paragraftan anlayacağınız üzere ne yemek yapacağım sorusunun yanıtını bulmak büyük bir dert benim için. İnanmazsınız bamya bile yaptım ki aç kalsam yemem. (Zaten ben yemedim) Emre nefret etmesine rağmen karnabahar brokoli bile pişirdim. (Pişmemiş hali daha sevimliydi)
Ama sonunda tükendim. Markete gidip reyonda puflayarak kalakalmaktan usandım. Sonunda da aklıma şöyle bir fikir geldi bugün. Elimin altındaki sebzeleri, etleri, balıkları, makarnaları, prinçleri ve bu malzemelerle yapılabilecek yemekleri büyük bir liste yapayım. Bir arada yapılabilecek olanları, yalnız başına yapılacakları vs düşünüp pişirdiklerimin yanına tik atayım. Tik sayısını fazla tekrarlamadan, sağdan soldan annemden eşten dosttan duyduğum, henüz yapmadığım yeni yemekleri listenin altına ekleyip aklıma yatanı pişireyim.. Hem de planlı yaşama çabama destek olur. Vuhu baya aklıma yattı şimdi yazınca :) Ama bamyaya ve pırasaya çok pişirmeden bol bol tik koyarım, hile yaparım :)
Maharetlerimi de bu sayfada sergiliyorum ki yarın bir gün aklınıza ne pişireceğiniz gelmez, faydam dokunur ya da her Türk gencinin hayalini biriniz gerçekleştirir de restoran kafe bir yer açarsanız usta olarak kimi alsam derseniz sizin faydanız dokunur hihi :)
Monday, November 18, 2013
şimdi saatlerimizi ayarlayalım..
İtiraf ediyorum.. Çok iyi yattım.. Geçtiğimiz 2 buçuk ay boyunca bir yerden kalktım bir yere yattım.. Günlük vazifelerimi yerine getirmedim mi getirdim. Evimi temizledim, yemeğimi yaptım, çamaşırları yıkadım. Kursa gittim, az da olsa okudum, bitiremediğim dizileri bitirdim, yenilerine başladım, sokaklarda yürüdüm. Ama çoğunlukla yattım. Sonunda da yatmaktan yoruldum..
New York'ta bulunduğum seneyi bir okul sezonu gibi (zaten Eylül-Haziran ayları arasında burada olacağımdan) düşünüp Ocak ayındaki 2 haftalık Türkiye ziyaretini de sömestre ilan edip dönüş için kendime bir plan yapayım diyorum.. Planlara uymakta aşırı başarısızımdır gerçi.. Diyet listesi, biriktirme-harcama planı, ders programı, yapılacak işler listesi vs vs ne tür olursa olsun plan uygulayamıyorum. Çok da spontane yaşayan bir tip değilimdir ama uyamıyorum plana, beceremiyorum bilmiyorum.. Yılın 2. dönemini daha planlı geçirmek için bu dönemin kalan 1 buçuk ayını prova olarak değerlendireyim :)
Öncelikle güzel bir defter alayım.. Yazması da okuması da taşıması da keyifli bir defter olsun. Ajanda gibi değil ama.. 2 gün plana uymazsam o defteri atarım bir yere daha da bulamam, bulsam da yazamam, hevesim kaçar. Yıl olmuş 2013, bu işi yapabileceğim bir sürü uygulama var ama olsun defter işi renklendiren kısım :) Bir de takvim lazım.. Bir de saat hahah :)
Sonra da yapılacaklar listesi belirlerim.. Yapmam gerekenler, zaten yaptıklarım, uzun zamandır yapmak istediklerim ama yapamadıklarım bir de şimdi yapmak istediklerim :) Bu işleri görevler ve zevkler/hobiler diye bölsem mi acaba? Ya da zevk için yapmak istediklerimi bir plana nasıl koyacağım ki? Mesela limonlu cheesecake yapmayı öğren. 12 Aralık 14.00-16.00 diye mi planlayayım?
Buraya yazdıklarım dışında yaptıklarım, gittiğim yerler, yediklerim, pişirdiklerim, okuduklarım, gördüklerim ne olacak peki? Onlar için ayrı bir defter mi alacağım?
O zaman ilk task: Plan ne demek öğren! Planlı yaşayan eş dost arkadaş kuzen kim varsa skype yaparak başlarım.. Her söylediklerini yazarım.. İşim çok zor, kalan 7 ay yetmez bunun için.. Şimdi panik oldum da ben yine yatar kalkarım bir bakmışım haziran olmuş. Ooo hemen bir Çeşme planı yapayım.. O planı çok iyi yaparım :)
Öncelikle güzel bir defter alayım.. Yazması da okuması da taşıması da keyifli bir defter olsun. Ajanda gibi değil ama.. 2 gün plana uymazsam o defteri atarım bir yere daha da bulamam, bulsam da yazamam, hevesim kaçar. Yıl olmuş 2013, bu işi yapabileceğim bir sürü uygulama var ama olsun defter işi renklendiren kısım :) Bir de takvim lazım.. Bir de saat hahah :)
Sonra da yapılacaklar listesi belirlerim.. Yapmam gerekenler, zaten yaptıklarım, uzun zamandır yapmak istediklerim ama yapamadıklarım bir de şimdi yapmak istediklerim :) Bu işleri görevler ve zevkler/hobiler diye bölsem mi acaba? Ya da zevk için yapmak istediklerimi bir plana nasıl koyacağım ki? Mesela limonlu cheesecake yapmayı öğren. 12 Aralık 14.00-16.00 diye mi planlayayım?
Buraya yazdıklarım dışında yaptıklarım, gittiğim yerler, yediklerim, pişirdiklerim, okuduklarım, gördüklerim ne olacak peki? Onlar için ayrı bir defter mi alacağım?
O zaman ilk task: Plan ne demek öğren! Planlı yaşayan eş dost arkadaş kuzen kim varsa skype yaparak başlarım.. Her söylediklerini yazarım.. İşim çok zor, kalan 7 ay yetmez bunun için.. Şimdi panik oldum da ben yine yatar kalkarım bir bakmışım haziran olmuş. Ooo hemen bir Çeşme planı yapayım.. O planı çok iyi yaparım :)
Tuesday, November 12, 2013
kış da güzel bir mevsimdir.. mi acaba?
Tamam hepimiz yazı seviyoruz da 1 sene 4 mevsim, herşey sırayla, sıra kışa geldiii.. Aman ne güzel burada tam 4 mevsim yaşanıyor herhalde, mis gibi sonbahar yaşayacağız diye sevinirken havalar o kadar hızlı soğudu ki 1 Kasım'da bereleri çıkardık dolaplardan. Sağda solda parkta meydanlarda winter market ve buz pateni pistlerinin açılmaya başlamasından şüphelenmeliydim. "Kasım ayı sonbahara aittir. Aralık, ocak, şubat kış mevsiminin aylarıdır, kaldırın şu winter lafını rafa" diye birilerini uyarmak istedim ama, iş işten geçmişti.
Son bir kaç gündür hava o kadar soğuk ki haberlerde bile sürekli uyarıyorlar ve bu sabah saçma sapan bir şekilde kar yağdığını bile gördük.. Hava bu şekilde ve hızla soğumaya devam ederse ben ocak ve şubat aylarında burnumu bile çıkarmam dışarı diye bırbırlanmaya başladım. Ama New York bana "kış oldu diye eve tıkılacak, sokağa küsecek değiliz." der gibi.. 20 derecede flip flopları geçiren New York halkı ponponlu bereleri, pofuduk montlarıyla o çok sevdiğim irili ufaklı meydanlara kurulan pazarları dolduruyor bu sefer. Hatta birinde gözleme satan Türk teyzeler bile var :)
Evet kış geldi diye eve ya da alışveriş merkezlerine dolacak değiliz. Hayat sokakta.. Anneciğim de bana yün atlet alır, kalın kalın atkılar örer ben de çıkarım hıh.. Seni yeneceğim New York..
Son bir kaç gündür hava o kadar soğuk ki haberlerde bile sürekli uyarıyorlar ve bu sabah saçma sapan bir şekilde kar yağdığını bile gördük.. Hava bu şekilde ve hızla soğumaya devam ederse ben ocak ve şubat aylarında burnumu bile çıkarmam dışarı diye bırbırlanmaya başladım. Ama New York bana "kış oldu diye eve tıkılacak, sokağa küsecek değiliz." der gibi.. 20 derecede flip flopları geçiren New York halkı ponponlu bereleri, pofuduk montlarıyla o çok sevdiğim irili ufaklı meydanlara kurulan pazarları dolduruyor bu sefer. Hatta birinde gözleme satan Türk teyzeler bile var :)
Evet kış geldi diye eve ya da alışveriş merkezlerine dolacak değiliz. Hayat sokakta.. Anneciğim de bana yün atlet alır, kalın kalın atkılar örer ben de çıkarım hıh.. Seni yeneceğim New York..
Sunday, November 10, 2013
türk günü..
Yurt dışı seyahatlerinde cep telefonumuza "bilmem nereye hoşgeldiniz. Acil durumlar için Türk Konsolosluk telefonu 333333" gibi mesajlar gelir de hemen siliveririz ya.. Ne işim olacak konsoloslukta allah korusun, lazım olursa googlelar buluruz.. Ama New York'a gezmeye gelmedik ya, konsolosluğa da işimiz düştü 2 ayın sonunda :) Googlelayıp adresi bulduk, yola koyulduk..
Hayalimde Bebek'teki Mısır ya da Beyoğlu'ndaki İsveç Konsoluslukları gibi binalar var.. Böyle önünde anlı şanlı dalgalanan Türk bayrağı, kapısında askerler, bir sürü güvenlik kontrolü, vızzzııııvvpp diye açılan kapılar filan.. Hahaha foursquare olmasa binayı bile bulamayacaktık :) Yüksek bir binanın içinde, kapıda herhangi bir tabela, bayrak vs yok, girişte ufak bir kürsüye bir amcayı oturtmuşlar bizden kimlik alıyor (hatta sadece birimizden aldı), ne bir xray ne bir çanta kontrolü, sağdaki asansörle 20 bilmem kaçıncı kata çıkacaksınız cevabı ve binggg kapı açıldığında Türk topraklarındayız :) E hani nerede o erguvanlarla bezenmiş, havuzlu konsolosluk bahçeleri? Rüyamda :)
Çalışma saatleri de şahane, hayalimdeki meslek konsoloslukta memur olmak olabilir. 9-13 ve 14.30-17. Manhattan'da en uzun öğle arasını Türkler yapıyor, bize de bu yakışırdı :) Utanmasam KPSS'den kaç almam lazım diye soracaktım. Neyse güvenlik olayını abarttım katın girişinde her türlü kontrol yapıldı. İçerisi de tertemiz, bembeyaz, aynı anda 5-6 kişi bulunan, televizyonda powertürk açık olan şirin bir devlet dairesi kıvamında. İşler hızlı mı yavaş mı çözülüyor bilemiyorum bizimki 1 saate yakın sürdü. Emreciğim'in askerliğini 100 yıl daha uzattık, seçimlerde burada oy kullanabilmek için adres beyanında bulunduk, olabildiğince fazla türkçe konuşup binadan ayrıldık.
E madem bu civarlara geldik yakınlarda (30 blok mesafe artık yakın oldu bizim için) bir Türk restoranı var, hava soğuk bir mercimek çorbası içelim diye Ali Baba'ya doğru yola koyulduk. New York'taki 2. Türk restoranı maceramın sonunda çıkardığım ders: herşey yerinde güzel! Ellerine sağlık ustaların burada yapabileceklerinin en iyisini yapmışlardır eminim de Yes Kardeşler'deki dürümü yememe 2 aydan az kaldı, daha da zorlamam burada kebap olayını :) Ama çorba harikaydı.. Sırf çorba ve pide için bir şans daha verebilirim..
Cuma gününü tam olarak bir Türk gününe çeviren en garip olay da rastgele girdiğimiz bir mağazada Emre'yle yuh bu bota bu para verilir mi diye konuşurken "beğendiğiniz birşey varsa fiyatta yardımcı oluruz." cümlesini duymamızdı. Dükkan sahibi Türkmüş :) Ahahah, aman aman, ne güzel tesadüf, nereden geldiniz, ne zamandır buradasınız vs diye sohbet ederken abinin bize "ya az önce hay sukuldaki sivit hartımı buldum, mailleşiyorum. Bir taraftan da karımdan mesaj geliyor hahaha. Ama kız çok bozulmuş ben kendime iyi baktım da ı-ıh o yaşlanmış hahaha huuhuhu" demesiyle garip bir muhabbetin içinde bulduk kendimizi. Biz Emre'yle ıhıhı diye sırıtırken kapıya doğru da yürüyüp aynı anda hayırlı işler dileyip çıktık mağazadan. Çıkınca önce birbirimize baktık oohhaaa ne saçmaydı dimii der gibi :) Sonra ben başladım tabii, "Bütün erkekler aynısınız, babam yaşında adam hem karısıyla hem lisedeki sevgilisiyle mesajlaşıyormuş da çok komikmiş, nesi genç gösteriyordu yahu o adamın.. Bir de utanmadan bize anlatıyor gülerek çok komik sanki.. Vırvır dırdır bırbır.."
Neyse, hikayem bitmedi, sultan RTE talimat vermiş, New York'ta, dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip ülkemize yakışır, taaaaammm otuzzzikiii katlı yeni bir konsolosluk binası yapılcakmış. Hah şöyle.. İçerideki Atatürk fotoğrafı yerine de kendi fotoğrafını astırdı mı al sana cennet bahçeli konsolosluk..
Hayalimde Bebek'teki Mısır ya da Beyoğlu'ndaki İsveç Konsoluslukları gibi binalar var.. Böyle önünde anlı şanlı dalgalanan Türk bayrağı, kapısında askerler, bir sürü güvenlik kontrolü, vızzzııııvvpp diye açılan kapılar filan.. Hahaha foursquare olmasa binayı bile bulamayacaktık :) Yüksek bir binanın içinde, kapıda herhangi bir tabela, bayrak vs yok, girişte ufak bir kürsüye bir amcayı oturtmuşlar bizden kimlik alıyor (hatta sadece birimizden aldı), ne bir xray ne bir çanta kontrolü, sağdaki asansörle 20 bilmem kaçıncı kata çıkacaksınız cevabı ve binggg kapı açıldığında Türk topraklarındayız :) E hani nerede o erguvanlarla bezenmiş, havuzlu konsolosluk bahçeleri? Rüyamda :)
Çalışma saatleri de şahane, hayalimdeki meslek konsoloslukta memur olmak olabilir. 9-13 ve 14.30-17. Manhattan'da en uzun öğle arasını Türkler yapıyor, bize de bu yakışırdı :) Utanmasam KPSS'den kaç almam lazım diye soracaktım. Neyse güvenlik olayını abarttım katın girişinde her türlü kontrol yapıldı. İçerisi de tertemiz, bembeyaz, aynı anda 5-6 kişi bulunan, televizyonda powertürk açık olan şirin bir devlet dairesi kıvamında. İşler hızlı mı yavaş mı çözülüyor bilemiyorum bizimki 1 saate yakın sürdü. Emreciğim'in askerliğini 100 yıl daha uzattık, seçimlerde burada oy kullanabilmek için adres beyanında bulunduk, olabildiğince fazla türkçe konuşup binadan ayrıldık.
E madem bu civarlara geldik yakınlarda (30 blok mesafe artık yakın oldu bizim için) bir Türk restoranı var, hava soğuk bir mercimek çorbası içelim diye Ali Baba'ya doğru yola koyulduk. New York'taki 2. Türk restoranı maceramın sonunda çıkardığım ders: herşey yerinde güzel! Ellerine sağlık ustaların burada yapabileceklerinin en iyisini yapmışlardır eminim de Yes Kardeşler'deki dürümü yememe 2 aydan az kaldı, daha da zorlamam burada kebap olayını :) Ama çorba harikaydı.. Sırf çorba ve pide için bir şans daha verebilirim..
Cuma gününü tam olarak bir Türk gününe çeviren en garip olay da rastgele girdiğimiz bir mağazada Emre'yle yuh bu bota bu para verilir mi diye konuşurken "beğendiğiniz birşey varsa fiyatta yardımcı oluruz." cümlesini duymamızdı. Dükkan sahibi Türkmüş :) Ahahah, aman aman, ne güzel tesadüf, nereden geldiniz, ne zamandır buradasınız vs diye sohbet ederken abinin bize "ya az önce hay sukuldaki sivit hartımı buldum, mailleşiyorum. Bir taraftan da karımdan mesaj geliyor hahaha. Ama kız çok bozulmuş ben kendime iyi baktım da ı-ıh o yaşlanmış hahaha huuhuhu" demesiyle garip bir muhabbetin içinde bulduk kendimizi. Biz Emre'yle ıhıhı diye sırıtırken kapıya doğru da yürüyüp aynı anda hayırlı işler dileyip çıktık mağazadan. Çıkınca önce birbirimize baktık oohhaaa ne saçmaydı dimii der gibi :) Sonra ben başladım tabii, "Bütün erkekler aynısınız, babam yaşında adam hem karısıyla hem lisedeki sevgilisiyle mesajlaşıyormuş da çok komikmiş, nesi genç gösteriyordu yahu o adamın.. Bir de utanmadan bize anlatıyor gülerek çok komik sanki.. Vırvır dırdır bırbır.."
Neyse, hikayem bitmedi, sultan RTE talimat vermiş, New York'ta, dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip ülkemize yakışır, taaaaammm otuzzzikiii katlı yeni bir konsolosluk binası yapılcakmış. Hah şöyle.. İçerideki Atatürk fotoğrafı yerine de kendi fotoğrafını astırdı mı al sana cennet bahçeli konsolosluk..
Friday, November 8, 2013
I Love This Game :)
Evde sporun her türlüsüne düşkünlüğümüzden daha önce bahsetmiştim. (Bknz http://efsunos.blogspot.com/2013/09/beeeyyzzzbooooll.html) Ama düşkünlüğümüz izlemek ya da bu sporların müsabakalarına bahis oynamak üzerine. Yapmaktan, yorulmaktan, terlemekten, sporun verdiği zindelikten zevk almıyoruz :)
Madem iyi izleriz, kalkıp Amerika'ya gelmişken NBA maçlarını yerinde izlemeden dönersek pasaport memuru almazmış ülkeye geri.. Zaten hepimiz birbirimize "olm ben bu maçları izlemek için lisede uyumadan okula giderdim yaaa" benzeri cümleleri önceden kesin kurmuşuzdur. Ama şimdi sorsan geçen sene kim şampiyon oldu, googlelamadan bilemem. Neyse sonuçta tiklenmesi gereken maddeler var listemizde, sezon da açıldı bir kaç hafta önce, dünyanın en ünlü arenası Madison Square Garden 25 dakika uzağımızda, haydi New York Knicks maçınaaa..
Emreciğim biletleri alırken biraz söylendi çok pahalı biletler o kadar çok maça gidemeyiz vallahi diye ardından da bana "merak etme son sırada değiliz bu kez üzerimizde bir blok daha var" dedi.. (bilet fiyatları bizim oturduğumuz yerlerde kişi başı 120 dolar civarı. Alt bloklar da 600-1000 dolara kadar çıkıyor) Gerçekten de son sırada değildik, arkamızda bu kez taaaaammmm 2 kocaman sıra vardı, Emre'nin üzerimizde olduğunu sandığı blok da önümüzde ve VIP/basın bloğuydu :)
Oturma planına aldanmış çocukcağız nereden bilsin.. Maçı izlemek zor değildi sonuçta ama çekmeye çalıştığım video ve fotoğraflar çok göstermeye değer değildi, bu nedenle fazla paylaşmayacağım..
New Yorklu arkadaşlar tüm organizasyonlara geç katılımları ile de ünlüler, maç başladığında boş olan salon da ancak birinci çeyreğin ortalarına doğru tamamen doldu. Öyle aşırı coşkulu bir taraftar topluluğu da yok tabii ki adamlar maç izlemeye gelmiş, sadece o en ünlü "defense defense" tezahüratı ile bir gürültü oluyor salonda, bir de molalardaki gösteriler sırasında. Ünlüler el sallıyor, biz bağırıyoruz işte :) Magic Johnson vardı mesela bu maçta, ona bağırdık :)
Her köşe votka, viski, tekila, bira satan standlarla dolu ama biz yanımıza pasaportlarımızı almamıştık ve US kimliklerimiz de henüz çıkmadığından alkol alamadık.. Her gece en az bir iki şişe bira içmeden uyumayan bir çift olarak bu durum canımızı çok sıktı, görevlilerle kavga edip salonu terk ettik, eve gidip biramızı içip uyuduk. Tabii ki şaka da Emre sırf alamadı diye aşırı inat etti, birilerine bizim yerimize bira aldırmayı denedi, başaramadı, birer litre kola içtik maç boyunca :)
Diğer spor dallarındaki New York takımları gibi Knicks de çok başarılı olmayan bir takım ve tabii ki yenildiler :) Biz de ucuz bilet satan web sitelerini takip edip daha sonraki maçlara da bilet kovalamaya başladık. Ama daha önümüzde New England Patriots maçı ve yeni başlamış bir NHL sezonu var.. O maçlara da gideceğimizden biraz hesaplı olmamız lazım.. NHL ne mi? H yazmışlar oraya bak, Hokey tabii kiiiiii.. Allah allah hangimiz sevmez, takip etmez ki?
Madem iyi izleriz, kalkıp Amerika'ya gelmişken NBA maçlarını yerinde izlemeden dönersek pasaport memuru almazmış ülkeye geri.. Zaten hepimiz birbirimize "olm ben bu maçları izlemek için lisede uyumadan okula giderdim yaaa" benzeri cümleleri önceden kesin kurmuşuzdur. Ama şimdi sorsan geçen sene kim şampiyon oldu, googlelamadan bilemem. Neyse sonuçta tiklenmesi gereken maddeler var listemizde, sezon da açıldı bir kaç hafta önce, dünyanın en ünlü arenası Madison Square Garden 25 dakika uzağımızda, haydi New York Knicks maçınaaa..
Emreciğim biletleri alırken biraz söylendi çok pahalı biletler o kadar çok maça gidemeyiz vallahi diye ardından da bana "merak etme son sırada değiliz bu kez üzerimizde bir blok daha var" dedi.. (bilet fiyatları bizim oturduğumuz yerlerde kişi başı 120 dolar civarı. Alt bloklar da 600-1000 dolara kadar çıkıyor) Gerçekten de son sırada değildik, arkamızda bu kez taaaaammmm 2 kocaman sıra vardı, Emre'nin üzerimizde olduğunu sandığı blok da önümüzde ve VIP/basın bloğuydu :)
New Yorklu arkadaşlar tüm organizasyonlara geç katılımları ile de ünlüler, maç başladığında boş olan salon da ancak birinci çeyreğin ortalarına doğru tamamen doldu. Öyle aşırı coşkulu bir taraftar topluluğu da yok tabii ki adamlar maç izlemeye gelmiş, sadece o en ünlü "defense defense" tezahüratı ile bir gürültü oluyor salonda, bir de molalardaki gösteriler sırasında. Ünlüler el sallıyor, biz bağırıyoruz işte :) Magic Johnson vardı mesela bu maçta, ona bağırdık :)
Her köşe votka, viski, tekila, bira satan standlarla dolu ama biz yanımıza pasaportlarımızı almamıştık ve US kimliklerimiz de henüz çıkmadığından alkol alamadık.. Her gece en az bir iki şişe bira içmeden uyumayan bir çift olarak bu durum canımızı çok sıktı, görevlilerle kavga edip salonu terk ettik, eve gidip biramızı içip uyuduk. Tabii ki şaka da Emre sırf alamadı diye aşırı inat etti, birilerine bizim yerimize bira aldırmayı denedi, başaramadı, birer litre kola içtik maç boyunca :)
Diğer spor dallarındaki New York takımları gibi Knicks de çok başarılı olmayan bir takım ve tabii ki yenildiler :) Biz de ucuz bilet satan web sitelerini takip edip daha sonraki maçlara da bilet kovalamaya başladık. Ama daha önümüzde New England Patriots maçı ve yeni başlamış bir NHL sezonu var.. O maçlara da gideceğimizden biraz hesaplı olmamız lazım.. NHL ne mi? H yazmışlar oraya bak, Hokey tabii kiiiiii.. Allah allah hangimiz sevmez, takip etmez ki?
Tuesday, November 5, 2013
inş cnm ya :)
Lise yıllarımda, herhalde başlarında, bir veli toplantısından sonra kadın öğretmenlerden birisi anneme "Efsun'un sıra arkadaşı erkek, önünde ve arkasındaki sıralarda da erkekler oturuyor. Teneffüslerde de pencereden bakıyorum kızdan çok erkek arkadaşı var." demişti. Bunlar gerçekti de o beni aklınca anneme şikayet etmişti. Annem o zaman "Bizim kızımız arkadaşlarını cinsiyetine göre seçmez xx Hanım, bu konuda bana şikayet etmeniz gereken yanlış bir durum göremedim." diye yanıt vermişti. Bu şikayette bulunan öğretmenimizle ilgili okulda dönen dedikodulara değinmeyeceğim, o yaşlarda hepimiz biraz acımasızdık ama ben 14-15 yaşlarındaydım, o 40'larında.. 10 metrekarelik okul bahçesinde ne yapabilirdim acaba hocam ya da derste ne yapıyor olabilirdik, aklınızdan neler geçiyordu diye sormak istiyorum hala :)
Lise 2'de, sözde İstanbul'daki üniversiteleri görmek için okul gezisine çıkmıştık. Ama alt tarafı 2 gece sürecek yolculuğun ilk gecesinde kendimizi Edirne'de bulduk. (Şöför tava ciğerini çok severmiş de. Bu gezi başka bir yazının konusu olabilecek kadar garipti.) Plansız bir yolculuk olduğu için de bir otobüs öğrenciye ucuz bir otel bulunamadı ve idareciler kızları bir otelde erkekleri de başka bir otelde konaklatmaya karar verdiler. Hocam öyle şey olmaz diye tutturan ve hepimizin birlikte kalabileceği bir otel bulmak için ısrar eden bir kaç kızdan biriydim. Aydın'a döndüğümüzde ellerine geçen ilk fırsatta idarecilerden biri yememiş içmemiş beni anneme babama kendince ispiyonlamıştı. "Sizin kız erkeklerle birlikte kalmak istedi, ortalığı ayağa kaldırdılar." Annemlerin cevabı; "Erkek arkadaşlarına sizden çok güvenirler, biz de çocuklarımıza ve arkadaşlarına güveniriz hocam. Onlar birbirlerine emanet çıktılar yola." O zaman da ben 17 yaşındaydım, idareciler de herhalde 50'lerinde.. Edirne'de geceliği o zamanın parasıyla (bu terimi kullanmam harika) 5-10 milyon olan, 2 kişilik yatakta 3 kişi yattığımız otelde, yarısını çocukluğundan beri tanıdığım erkek arkadaşlarımla ne yapabilirdik diye de sormak istiyorum :) Aklınızda ne vardıysa benim aklıma gelmedi de hocam? Neyi kaçırdım oldukça merak ediyorum..
Ege kıyısında, hani o seçim haritalarında az sayıda kırmızı kalan illerden birinde, Türkiye'nin en iyi üniversitelerine öğrenciler yetiştirilen (özellikle Odtü'yü bizim girdiğimiz sene rekor sayıda arkadaşımız kazanmıştı) liselerden, anadolu liselerinden bahsediyorum.. Belki o dönemlerde bir erkek arkadaşım olsa bu şikayetlerin hiç birini duymayacaktık çünkü biriyle çıkana da (çıkmak teriminin son seneleriydi herhalde) kötü gözle bakılmazdı bu okullarda :) Herhalde benim gibi kızların şikayet konusu olmasının nedeni bir erkek ve bir kızın arkadaş olamayacağıydı. Bir kız ve bir erkeğin futbol, biyoloji, Öss, sivilce, kızlar, erkekler, Asmalı Konak, T10 mu A1018 mi, filmler, şarkıcılar, tarih kitaplarındaki saçmalıklar, öğretmenler, notlar ya da okulda kravat takmanın abukluğu gibi konularda konuşabilmesinin saçma, inanılmaz, neredeyse kızınızda bir gariplik var dedirtecek kadar şaşırtıcı olmasıydı..
Bu şikayetlere benim annem babam gibi yanıtlar veremeyen ailelerin çocukları da benim arkadaşlarımdı ki o zaman.. Belki onlar getirdi bu garip insanları başımıza, belki aileleri, belki de bizim gibi sandıklarımız.. Sevgilileri dışında kız arkadaşı olmayan erkekler, erkek arkadaşı olmayan kızlar.. Bir çoğuyla da aynı sınıftaydık onların. Birlikte büyüdük, serpildik, kadını erkeği tanıdık, arkadaş olduk, aşık olduk vs vs.. Şimdi her gün konuşulan bu saçma kız erkek mevzuları yüzünden birbirine düşman olur mu o arkadaşlar? Bence olmaz :) Sen istediğini söyle istediğin yerde.. O öğretmenlere yaptıklarımızı yaparız sana da.. Sen ders anlatırken gözünün önünde çorapla çöp kovasına gideriz mesela :) Öptüm kib bye.. Yok yok.. İnş cnm ya..
Bu şikayetlere benim annem babam gibi yanıtlar veremeyen ailelerin çocukları da benim arkadaşlarımdı ki o zaman.. Belki onlar getirdi bu garip insanları başımıza, belki aileleri, belki de bizim gibi sandıklarımız.. Sevgilileri dışında kız arkadaşı olmayan erkekler, erkek arkadaşı olmayan kızlar.. Bir çoğuyla da aynı sınıftaydık onların. Birlikte büyüdük, serpildik, kadını erkeği tanıdık, arkadaş olduk, aşık olduk vs vs.. Şimdi her gün konuşulan bu saçma kız erkek mevzuları yüzünden birbirine düşman olur mu o arkadaşlar? Bence olmaz :) Sen istediğini söyle istediğin yerde.. O öğretmenlere yaptıklarımızı yaparız sana da.. Sen ders anlatırken gözünün önünde çorapla çöp kovasına gideriz mesela :) Öptüm kib bye.. Yok yok.. İnş cnm ya..
Subscribe to:
Posts (Atom)

















