Sunday, March 9, 2014

welcome to miami..beach..biatch...

- 10 derecelerde daha kaç gün yaşayabilirdim ki? Gözlerimin önünden parmak arası terlikler, güneşte kavrulan kumlar, buzlu içecekler, yarı çıplak kollar bacaklar geçmeye başlamıştı.. Amaan sanki her kış tropikal iklimli bir yere gidersin de denize girersin sanki demeyin sakın, sakın... :) Bugünkü hava sıcaklığından haberlerde "normalde ocak ayının ortalarında olması gereken" diye bahsediyorlar.. Ocak ortasındaki havayı hayal etmeyi deneyin lütfen.. Normale göre %300 ve hatta Alaska'dan daha karlı bir kışı bitirmek üzereyiz.. Neyse içim sıkıldı havayı konuşmaktan ama sonuçta bir ara vermem lazımdı çünkü "march showers bring april flowers" mış.. Daha yağmurumuz var..


Madem bize tatil lazım, Emre Paşa'nın 30 yaş doğum gününü de düşünerek geçtiğimiz haftasonu kendimizi Miami'ye attık.. Normalde gittiğim her yerde müzeler, önemli sokaklar, binalar, ağaçlar, merdivenler, pazarlar, bahçeler, parklar, anıtlar, köprüler vb görülmesi gerekenler, yapılacaklar listemin başında olur. Hatta bunları tamamlamaya o kadar kasarım ki bağzı tatil dönüşlerinde bacaklarımda yürümekten ödem olur da günlerce buz/sıcak havlu kompresi yaparım :) Ama bu tatil... Kimse kusura bakmasın tek bir amaca hizmet ediyordu. Sıcak hava ve güneşten maksimum faydalanmamıza. Bu nedenle Hayvanat Bahçesi, Little Havana, Coconut Grave, Keywest, Downtown bilmem ne bilmem ne gibi yerler listeye giremedi :) Soaorrriiiii... (Yine de to do list yapmıştım, gidecek olanlara seve seve yollarım)

3 gün boyunca yattık kalktık yandık denize girdik. Uyuzluğumuzdan mı yaşlandık mı bilemiyorum 2 kişi olduğumuzda yani birileri bizi kolumuzdan sürüklemediğinde gece bir yere gitmek gibi bir alışkanlığımız kalmadı. Bu nedenle de bir akşam maça gittiğimiz için, bir akşam da yemekten sonra bir şeyler içip sonrasında da aa oscar töreni vardı diyerek 12'den önce otelde bulduk kendimizi. Güneş görmedikler gibi tüm günü güneşin altında şapkasız şemsiyesiz geçirmemizin ve saçma sapan yanmamızın da bizi yorgun düşürmede etkisi büyüktü. Yakınlarım çok iyi bilir saçma sapan yanmada adeta bir dünya markasıyımdır. Bacağımda üçgen şeklinde yanıklar, kırmızı alın beyaz burunla akşamı etmeler, ellerin sadece ortasını ayaklarımın da parmaklar hariç heryerini ve hatta bileklerimi kavurarak yakmak markalaşmamda katkısı büyük olaylardır. Bknz elim..


Görülmesi gereken önemli yerleri oldukça azaltmış olsak da bunu yemeden dönmeyin listesine özen gösterdik. Meşhur fransız sandviç mekanında 2 kez nefis soslu sandviçleri höplettik, meşhur güney usulü brunch mekanında güne kızarmış tavuk ve viskili kokteylle başladık, meşhur yengeç restoranında yengeçleri kıtlattık vs vs vs... Bir de Miami Heat maçına gittik, Ocean Drive'da 2 aşağı 3 yukarı yürüdük, Lincoln Road Mall'a gittik, limanda Pina Colada içtik, palmiyelere sarıldık bitti :) Justin Bieber Atlanta'da mı bir yerlerde albüm hazırlığındaymış bir onu bir de Engin Can'ı göremedik, üzüldük..






Tatilin en garip anı ise işte bu yengeç restoranında başımıza geldi. Joe's Stone Crab adlı restoran oldukça büyük, gitmeden dönmeyin denecek kadar tavsiye edilen, yengeçlerin avlanır avlanmaz teknelerde haşlanıp buzlar içinde getirildiği, yılın 9 ayı yengeç mevsiminde açık, rezervasyonsuz gidilip 1 saatten uzun beklenen orta üstü tuzlu fiyat kategorisinde bir yer. Biz de saat 7 gibi 1 saat bekleyeceğimizi düşünerek gittik. Kapıdaki görevli adama isim yazdırırken Emre adını ii-em-ar-ii diye kodlamasını bitirir bitirmez adam "Oo İmrie welcome, it's nice to see you here again. How r u bla bla bla" diye başladı bizimkiyle sohbete :) Emre de hiç bozuntuya vermeden misler gibi sohbet etti adamla ve biz beklememiz 1 saati bile bulmadan mis gibi bir masaya oturuverdik. Tatlı garsonumuza ilk kez yengeç yiyeceğimizi söyleyip kendimizi onun ellerine bıraktık, yediğimiz yemekten de büyük keyif aldık. Çıkarken de aynı adam bizi kapıda bekliyordu ve hope to see you soon İmrie diyip tokalaşarak uğurladı bizi. Şaşkın ama mutluyduk hahah :) Bizden önce oraya bilmem kaç defa gidip belki unutulmayacak bahşişler bırakan Emre. Bu yazıyı okursan bizi bul, sana bir kahve ısmarlayalım :)

Özetle, 3 günde döndüğümüzde soyulacak kadar yanmayı, güzel güzel yiyip içmeyi ve kıştan yorulan ruhumuzu az da olsa dinlendirmeyi başarmıştık. Kilometrelerce uzanan sahilde oteller olmasına rağmen plajların bu otel misafirlerine özel ayrılmadığı, giriş ücretinin olmadığı, herkesin istediği yerde istediği gibi oturabildiği tertemiz, gerçekten tertemiz, kumsalda yatıp yine tertemiz cam gibi denizde güneşin tadını çıkardık. Tüm bunların bir bedeli olmalıydı tabii. Döndüğümüzde saat gecenin 1'iydi ve öyle soğuktu ki 50 metrelik metro-ev mesafesini alırken kafam içime kaçtı ve boynum tutuldu. Olsun, yün çoraplarımı giyerken ayaklarımın yanmış olduğunu görmek ve sezonun en-ilk ayak fotoğrafını çekmiş olmak bana yeter şu an. İmrie, let's go there again my man.. Hohoh :)


No comments:

Post a Comment